gototopgototop

3H Seminer Raporu: Avrupa Günü

E-mail Print PDF
Share
There are no translations available.

Avrupa Günü, 3H Hareketi Ankara oluşumu tarafından düzenlenen bir toplantıyla, 9 Mayıs 2009 Cumartesi günü, Liberal Düşünce Topluluğu’nun seminer salonunda kutlandı. Oldukça geniş katılımın sağlandığı toplantımızın onur konuğu, Sayın Ankara Milletvekilimiz Zeynep Dağı Hanımefendi oldu. Başta Sayın Zeynep Dağı olmak üzere, tüm katılımcılara ayrı ayrı teşekkürlerimizi sunarız.

Toplantının ana gündemi, başlıklar halinde Avrupa Medeniyeti ve Siyasi Hayatı, Avrupa Birliği, Avrupalıların Türkiye’ye bakış açısı ve benzeri yıllar yılı farklı önyargıların altında ezilen ve bu nedenle de giriftleşen konulardı. Üç saate yaklaşan ve büyük kısmı sohbet tadında geçen seminerden ayrılan katılımcıların yüzlerindeki memnuniyet ifadesini görmek bizleri heyecanlandırdı.

İki farklı konuşmacı ve üç bölüm halinde gerçekleştirilen seminerin başlangıç bölümünde 3H Hareketi Ankara grubu üyesi Öner Bulut, Avrupa Birliği’ne tarihi perspektiften bir bakış yaparak, yirminci yüz yılın ortalarından günümüze doğru geldi ve AB’nin gelişim ve evrim sürecini irdeledi. Konuşmaya dair ana başlıklar şunlardır


9 Mayıs gününün önemi, 59 sene öncesine dayanmaktadır. 9 Mayıs 1950 tarihinde dönemin Fransa Dışişleri Bakanı Robert Schumann ve daha sonra Avrupa Kömür Çelik Topluluğu’nun ilk başkanı olacak olan Jean Monnet tarafından hazırlanan ortaklık planı kamuoyuna deklare edildi. Bu plan, Avrupa Kömür Çelik Topluluğu, dolayısıyla da bugünkü Avrupa Birliği’nin temellerini atan bir plandır.

Avrupa Altılısı olarak bilinen Almanya, Fransa, İtalya, Belçika, Hollanda ve Lüksemburg tarafından imzalanan Schumann Planının kamuoyuna deklare edildiği 9 Mayıs günü, 1985 yılında Milano’da yapılan Zirve toplantısında Avrupa Günü olarak kararlaştırıldı.

1950 yılından günümüze kadar gelen süreç, 20. yüzyılın ilk iki çeyreğinde, iki büyük savaş yaşayan, hatta 19. yüzyıl içerisinde de birçok savaşa ev sahipliği yapan ve bu savaşlar yüzünden büyük bir yıkıma maruz kalan Avrupa Kıtası’nın barış içerisinde geçirdiği en uzun dönem olması nedeniyle değerli ve önemlidir.

Türkiye’nin AET’ye yaptığı ilk ortaklık başvurusunun üzerinden tam 50 yıl geçti. Türkiye bu yarım asır boyunca, 41 hükümet, 21 başbakan, 10 cumhurbaşkanı eskitti. Demokrasimiz birisi postmodern olmak üzere üç adet askeri darbe, birisi elektronik olmak üzere de iki muhtıra yaşadı. Ve ne üzücüdür ki Türkiye’den sonra ortaklık başvurusu yapan ve hatta yüzyılın sonlarında kurulan birçok ülke üye oldu, ancak Türkiye halen kapıda bekliyor.

1959’da yapılan başvurudan sonra 1963 yılında Türkiye AET ile Ankara Antlaşmasını imzaladı. Ankara antlaşması ile birlikte Türkiye üye olmamasına rağmen AB ile nevi şahsına münhasır bir ortaklık kurmuştur. Ankara Antlaşması, Türkiye’nin AB’ye tam üyelik hedefi doğrultusunda yapılmış bir ortaklık antlaşmasıdır. Bunu takip eden süreçte 1970’te Katma Protokol imzalanmıştır.

Türkiye 1996 yılında Gümrük Birliği’ne dahil oldu. Üye olmadığı halde gümrük birliğine dahil olan ilk ve tek ülke olan Türkiye’nin çabaları ile birlikte nihayet 2005 yılının 3 Ekim’i - 4 Ekim’e bağlayan gece Lüksemburg Zirvesi’nde alınan kararla tam üyelik statüsünü kazandı ve resmi müzakerelere başladı.

Bugüne kadar 35 müzakere faslının ancak 10 tanesini açtırabilen Türkiye, ancak 1 tane faslı tamamlayıp kapattı. Türkiye bu hızla giderse ancak 10-12 yıl sonra bütün fasılları kapatabilir. Bu bile iyi ihtimal olarak gözüküyor. Zira henüz bizim açımızdan zorlayıcı fasıllar beklemede. Özellikle Kıbrıs’ın AB üyesi olması nedeniyle, Kıbrıs ile resmi ilişkilerin yapılmasını gerektirecek birçok fasıl ya henüz açılmadı, ya da donduruldu.

Müzakerelerin başarıyla sonuçlanması konusunda, AB’nin kurumsal yapısından çok, tam üyeliğe aday devlet olan Türkiye’ye görevler düşmektedir. Halen AB’nin belirlediği kriterleri sağlamaktan çok uzak bir siyasal hayata sahibiz. Demokrasimiz bir türlü istikrar sağlayamamış ve kurumsallaşamamıştır. Avrupa’nın devlet sistemi içerisinden yarım asır önce koparıp attığı milliyetçilik damarı, Türkiye’nin devlet sistemi içerisine halen kan ve kin pompalayan en önemli damar konumunda. İktisadi yönden sağlam bir reform gerçekleştiremeyen Türkiye’nin istikrara kavuşamamış bu ekonomi politikaları ile Birliğin koyduğu ekonomik hedeflerin çok uzağında olduğu da görmezden gelinemez.

***

Seminerin ikinci bölümünün konuğu ise Sayın Zeynep Dağı oldu. Zeynep Hanım bu bölümde Avrupa Medeniyeti, hatta daha genel olarak Batı Medeniyeti üzerinde durdu. Batı Medeniyeti’nin müspet ve örnek alınası yönleri, menfi yönleri ile kıyas edildi. Avrupa Birliği’nin Avrupa Medeniyeti’nin asırlar boyu süren “barış ideali”nin bir sonucu olduğunu ifade eden Zeynep Dağı, konuşmasının önemli bir bölümünde Avrupa Birliği konusunda Türkiye’de var olan bilgi kirliliği ve önyargılardan dem vurdu. Sayın Dağı’nın konuşmasından önemli hususları maddeler halinde sıralamak istiyorum:

Türkiye’deki gençler, özellikle de üniversite öğrencileri, AB konusunda kamuoyunda gezinen bilgi kirliliğinden fazlasıyla nasiplenmişlerdir. Aslında bu bilgi kirliliğinden kaçış çok da kolay değil. Zira öylesine doktrine bir eğitim sistemimiz var ki, dışa ilişkin (harici) her şey bölücü, yıkıcı, nifak tohumu olarak gösterilmektedir. Bu durum özeleştiri kurumunu da kullanım dışı bırakmaktadır.

Bu tip bir düşünce tarzı, belki soğuk savaş dönemi için gerekli ve faydalı görülebiliyordu, ancak küreselleşen yenidünya düzeninde bu tip bir düşünce tarzına yer yoktur. Dışarıya ilişkin olumsuz manadaki bu düşünceler, dışarıdan elde edeceğimiz lehimize bir takım kârları sınırlandırmaktadır. Bu düşünce tarzından en çok AB nasibini almaktadır.

AB aslında durağan bir mekanizmadan çok kendini değiştiren, dönüştüren ve ilerleten bir mekanizmadır. Ulus devlet fikrinin içerisine doğmuş bir kuşağın, AB gibi ulus-üstü bir yapıyı anlaması ve kabullenmesi kolay değil. Fakat AB’nin adaptasyon yönünün çok güçlü olması, değişimin ve dönüşümün önünü de çok çabuk açmaktadır.

Geçmişte ve günümüzdeki ulusal ve uluslararası sistemleri iyi okumak lazım ve AB konusuna bu gözle bakmak gerekmektedir. Soğuk savaş dönemi, bir şekilde karşıt ideoloji ve devletlerin karşıt siyaset ve kurumlarını derhal üreten bir sistem üzerinde uygulanan bir dönemdi. Dolayısıyla o dönemde çok katı bir bölünmüşlük vardı. Yani entegrasyon yoktu. Lakin 50’li yıllarda kömür ve çelikle başlayan entegrasyon süreci büyüyerek tüm Avrupa’ya yayıldı. 6 üyeyle başlayan yapı, 27 üyelik büyük bir yapı haline geldi. 27 üyelik bu büyük yapı, elbette ki 6 yapılı bir örgütten daha zor yönetilebilir. Büyük yapıda sağlanmak istenen entegrasyon kolay olmayacaktır.

Türkiye’deki yabancı devletler konusundaki bakış açısı, “bunlar bizi istemiyor, bunlar bizi sevmiyor, zaten bizi AB’ye almayacaklar” tarzındadır. Bu bakış açısı, yabancı düşmanlığını doğurmakla kalmıyor, aynı zamanda kendimize olan güvenimizi de zedeliyor.

Ekonomik entegrasyonla başlayan AB, 90’lardan itibaren gitgide siyasi bir yapıya bürünmüştür. AB şu an için hem siyasi, hem hukuki, hem de ekonomik bir birlikteliktir. Türkiye’nin AB ile ilişkilerinde de bu üç saç ayağı öne çıkmaktadır.

AB, genişleyen bir yapıdır ve kendi içerisinde asla homojen bir yapı değildir. Fakat üye devletlerin ortak sorunları vardır. Bu sorunlar çerçevesinde ortak bir örgütlenme olarak AB önemlidir. Zira 19. yüzyılda şekillenmiş ulus devlet yapısı ile artık ortak sorunları çözmek mümkün değildir. Bu şekilde milliyetçilik yapmak da yararlı değildir.

Türkiye’de muhalefetin, siyasi söylemlerini AB karşıtlığı üzerine kurması, bugünün gereklerini karşılamaktan uzaktır. Bu söylem bugünün milliyetçiliğini de karşılamaz. Sorun çözme kabiliyeti açısından baktığımızda, Türkiye’de hiçbir soruna çözüm üretemeyen bir muhalefet ile karşı karşıyayız. Maalesef ki bu siyaset, Türkiye gençliğine de zarar veriyor.

Günümüzde devletlerarası ilişkiler çıkar üzerine kurulmuştur. Çıkar ve karşılıklı fayda ilişkisi kötü bir şey değildir. Dünyada tam bağımsız yegane bir ülke vardı. O da Kuzey Kore’dir. Kuzey Kore dışında kafasına göre hareket eden başka bir ülke yoktur. Çünkü uluslararası ilişkilerin bir takım normları vardır. Hiçbir ülke, uluslararası konularda tek başına hareket edemez.

Uluslararası örgütlerin her ülkeye olduğu gibi Türkiye’ye de bazı telkinleri olmaktadır ve baskı araçları kullanmaktadır. Bunlar anormal değildir. Irak işgali sonrasında, ABD dahi bu baskı araçlarından nasibini almıştır.

Günümüzde uluslararası sitem çok ciddi bir değişim içerisindedir. Bu değişimin en önemli ayağı da Avrupa’da gerçekleşmektedir.

Militarist anlayıştan kaynaklı iki büyük dünya savaşı yaşayan Avrupa, ulus devlet kavramından oldukça zarar görmüştür. Avrupa’daki ortak güvenlik ve birliktelik arayışı bu nedenle 2. Dünya Savaşından önce başlamıştır. Fakat aynı mantalitenin sonucu olan 2. Dünya Savaşı çıkınca, bu arayış ertelenmiştir. 2. Dünya Savaşı’nın hemen ardından bu birliktelik gerçekleşmiştir. Bu birliktelik hem ortak güvenlik arayışından kaynaklı, hem de refah alanını olabildiğince genişletmek amaçlı bir birlikteliktir.

AB genişledikçe, yönetimi daha zor bir yapı haline geliyor. Çoğulcu, heterojen bir yapıyı yönetmek elbette daha zordur. AB içerisinde de herkesi memnun etmek mümkün olmuyor. Değişime karşı direnç, her yerde olduğu gibi AB içerisinde bazı gruplarda da vardır.

AB’nin kabul ettiği standartlar, direk hayatın akışını ilgilendiren standartlardır. Daha kaliteli ve rahat bir yaşam için getirilmiş standartlardır. Bu standartları, ülkemizin üyelik yoluna konulmuş engelleyici barikatlar olarak görmek ciddiyetten uzaktır.

Kayseri’de Bizans belgeseli çekmek için kaleye Bizans bayrağı dikmek isteyenler linç girişimine maruz kalırken, tam da aynı tarihlerde, Köln’de Avrupa’nın en büyük camii inşaatına karşı yapılan neo-nazi mitingi aleyhine, çoğunluğu Alman birçok Almanya vatandaşı karşıt miting gerçekleştiriyorlardı.

Hollanda’da işlenen Van Gogh cinayetinin ardından, Avrupa’da yaşanan infial ortamı hatırlanacaktır. Almanya’da İslam karşıtı mitinglerin ve gösterilerin çoğaldığı o dönemlerde, Yeşiller Partisi Eş Başkanı Claudia Roth’un kamuoyuna verdiği demeç çok önemlidir: “Türkler ve diğer göçmenler, bizim konuk işçilerimiz değillerdir, onlar bizim asli unsurlarımızdır; İslamiyet konuk dinimiz değildir, bizim de dinimizdir.” Bu şekilde demeç veren o kadın, Türkiye’de her türlü çirkin sıfatlarla anıldı.

Artık klasik Türk dış siyasetini terk etmenin vakti geldi. Yarım asır öncesinin katı sınırları, şimdi dağıldı. Üniversite yıllarımda odamda asılı olan Avrupa haritası ile bugün asılı olan Avrupa haritası tamamen farklı. Bugün bile hala haritalar değişmektedir. Avrupa çok değişken bir yapıya sahiptir.

Artık dünya coğrafyasında meydana gelen her olaya doğrudan müdahale edilebilecek bir dış siyaset dönemine girilmiştir. Artık Türkiye de dış siyasette inisiyatif alma şansına sahiptir. Bugün için risk alabilmek ve dünya siyasetini okuyabilmek, gelecek için çok daha önemlidir.

Türkiye’de yanlış algılanan başka bir durum da, AB’nin verdiği ev ödevleridir. Bunda gücenecek, kırılacak biri durum yoktur. Her dönemin kendine özgü ev ödevleri vardır. Belirli aralıklarla yayınlanan ilerleme raporları, sadece Türkiye’ye mahsus çıkarılan raporlar değildir. Artık her ülke hakkında bu tip raporlar yayınlanmaktadır. Her ülkenin, kendi demokrasi ve hürriyet karnesi vardır.

Düşmanlık algısı, kurgulanan, anlatılan ve öğretilen bir şeydir. Gündemde tutulmadıkça, belleklere zorla sokulmadıkça, düşmanlık algısı da zaman içerisinde yok olacaktır. Belki de on sene sonra Ermenistan’a karşı var olan düşmanlık algımız bitecek. Avrupa’da yaşayan Türkiye vatandaşları, Alman toprakları üzerinde dilediği gibi mal-mülk edinebilirken, Türkiye’de Avrupa vatandaşlarına gayrimenkul satışına muhalif olunmaktadır. Kendimiz için talep ettiğimiz bir hakkı, başkalarından esirgeyerek, şark kurnazlığı yaptığımızı zannediyoruz.

***

Sample Image Seminerin son bölümünde ise Sayın Zeynep Dağı’nın katılımı ile soru-cevap tarzında bir tartışma platformu kurularak, izleyicilerin de seminere katılımı sağlanmıştır. Özellikle Almanya’da doğup-büyümüş ve bugün Türkiye’de üniversite okuyan bir katılımcının, bir Türk olarak Almanya’da yaşadığı olumsuzlukları, samimiyetle anlatması, seminerin en ilginç bölümlerindendi.

9 Mayıs Avrupa Günü münasebetiyle 3H Hareketi Ankara ekibinin gerçekleştirdiği seminere katılan tüm misafirlerimize, başta Sayın Milletvekili Zeynep Dağı Hanımefendi olmak üzere, teşekkürlerimizi sunarız. Umarım sonraki seminerlerimizde, ilginç konu ve hoşsohbet konuklarla yine birlikte oluruz.


ÖNER BULUT
3H-HAREKETİ ANKARA ADINA
 
Son Yazılar

3H Menü

LiberAlem Kış

kapak180