Fri - 11 Feb
Written by Mustafa Aslan
There are no translations available.
29 Ocak 2011 Cumartesi günü “Liberal & Muhafazakâr İttifakı Sona Mı Eriyor?” adlı yuvarlak masa toplantısı Elite Prestige Hotel’de düzenlendi. Saat 13.00’da başlayan toplantı, yaklaşık 4 saat sürdü. Toplantı iki oturum şeklinde düzenlendi. Moderatörlüğünü Alper Akalın ve Medeni Sungur’un üstlendiği toplantının konuşmacıları Zaman Gazetesi yazarı ve Plato Meslek Yüksekokulu Müdürü Prof. Dr. Atilla Yayla, Star Gazetesi yazarı ve LDT üyesi Doç. Dr. Bekir Berat Özipek, Yard. Doç. Dr. Hüseyin Kalaycı ve Genç Siviller sözcüsü Turgay Oğur idi.
Katılımın yoğun olduğu toplantıda ilk konuşmacı Atilla Yayla liberalizm ve muhafazakârlığın tarihinden bahsetti:
‘’Liberalizm ilk sistematik ideolojidir ve mutlakıyetçiliğe karşı, dini ayrımcılığa karşı, yerleşik dinin tahakkümüne karşı, aristokrat sınıflarının imtiyazlarına karşı bir isyan hareketi olarak doğmuştur. Ve liberalizmin ilk muhafızları muhafazakârlardır. Muhafazakârlar var olan düzeni korumayı, toplumdaki otorite ilişkilerini muhafaza etmeyi esas almışlardır. Dolayısıyla liberal filozoflarla muhafazakâr filozoflar arasında büyük bir çatışma ortaya çıkmıştır. Ama bir süre sonra sosyalizm ortaya çıkmıştır. Bugün birçok yazara göre –ki bu yazarlar muhafazakârlığı bir ideoloji olarak saymak durumunda değildirler daha ziyade zayıf ve muğlâk fikirler demeti olarak alma eğilimindedirler. Liberalizmin ana alternatifi sosyalizmdir. Ve büyük mücadele bu iki kitle arasında cereyan etmiştir. Muhafazakârlar araziye uymaktadır. Yani hangi fikir ağır basıyorsa dönemin şartları hangi istikamette olmayı gerektiriyorsa o tarafa doğru gitmektedirler. Dolayısıyla liberaller ve muhafazakârlar arasında bir felsefi ittifak söz konusu olmasa bile zaman zaman iç içe geçmeler söz konusu olabilmektedir. Mesela İskoç aydınlanması geleneğinin akıl eleştirisiyle genel olarak muhafazakâr düşüncesinin akıl eleştirisi ve aklın toplumsal sistemdeki inşası rolüne bakışları birbirine yakındır…”
Yayla bugünkü siyasi konjonktüre baktığımızda ise Türkiye’de “muhafazakâr” kanatta hemen hemen hiçbir ismin akla gelmediğini ve Türkiye’de liberaller ve muhafazakârlar arasında hiçbir zaman ittifak olmadığını dile getirdi. Liberalizmin Türkiye’de ortalama 20 yıldır var olduğunu ve bu başlıkta birçok akademisyen, gazeteci ve yazar olduğunu belirtti. Ayrıca liberalizmin muhafazakârlıktan daha güçlü ve köklü olduğunu vurguladı.
Türkiye’deki İslamcı kesime değinen Yayla, “genel özgürlük teorisi” ve “toplumdaki hegemonya adaları” ile ilişkisini göz önüne serdi: “İslami söylemle herkesi kuşatacak bir özgürlük teorisi geliştirmenin mümkün olmadığını düşünüyorum. İslamist gelenekten gelenler, İslami kaynakları kendi kendilerine genel özgürlüğe uyumlu şekilde yorumlayarak bir teori geliştirebilirler. Hayatında birinci referansı İslam olan kişiye, Hayek’e Mises’e, Hume’a, Smith’e atıf ile özgürlüğü kabul ettirmek zor. Ama eğer o bunu bir hadiste bir ayette bulmaya çalışıyor ise bu hoş bir şey. Burada sıkıntı şu, buna dayanarak herkesi kuşatacak bir özgürlük retoriği geliştirmek mümkün değil. İslamcılar ile yaptığımız tartışmalarda hep söylediğimiz gibi, özgür olmak ya da olmamak genel insani bir durumdur, ancak Müslüman olmak öznel bir insani durumdur. Özel bir insani durumdan genel bir insani duruma ulaşmak son derece zordur. Amacımız da genel bir özgürlük teorisi geliştirmek olduğu için ister istemez gideceğimiz kaynaklar Liberal kaynaklar ve düşünürler olacaktır. Bununla beraber, ifade özgürlüğü gibi sorunlar sadece devlet yapılanmasından kaynaklanmıyor, toplumsal kültür içerisindeki hegemonya adalarından da kaynaklanıyor. İfade özgürlüğünün tam olduğu bir ülkede şüphesiz ki dini tavırların ve görüşlerin de eleştirilmesi lazımdır. Bazı kritik durumlarda da egemen dinin eleştirilip eleştirilememesi özgürlüğün bir ifadesidir ve bu bağlamda Türkiye’de sorunlar olduğu kanaatindeyim.”
İslami bir gelenekten gelen AKP hükümetinin ilkesel ve tutarlı davranması gerektiğini belirtti: ‘’Problemleri bugünden yarına çözme imkânı yok. Bu da bir süreç meselesi. Bu bir demokrasi ve özgürlük mücadelesidir. Herkes geminin içerisinde ve bunun içinde mücadele etmek mecburiyetindeyiz. Ama Türkiye’deki asıl ve acil problem Türkiye’nin resmi yapılanmasıdır. Türkiye’deki resmi ideoloji dayatmasıdır. Tek parti cumhuriyetçiliğidir. Dolayısıyla bu sistemle mücadele etmek mecburiyetindeyiz. Bu sistemle mücadele aynı zamanda toplumun değişik kesimlerinde özgürlükçü fikirlerin yayılmasına, yaygınlaşmasına katkıda bulunabilir. Kanaatim odur ki liberallerle hiç kimse arasında bir ittifak yok. Yakın gelecekte zaten liberalizmin ne olduğunu tartışmaya başlayacağız. Bence doğru olan sahih olan liberalizm klasik liberalizmdir. Sosyalizme daha çok yaklaşan yani devlete büyük bir dağıtımcı rol veren liberalizm -buna Amerikan liberalizmi/refah devletçi liberalizm/müdahaleci liberalizm diyebiliriz- liberalizmde devletçilik istikametinde bir sapmadır. Bir de Türkiye’de çok fazla bulunmayan ama bulunmasında çok büyük fayda bulunan anarko-kapitalist bir gelenek var. Bu gelenek de devleti tamamen reddetme eğilimindedir. Belki Taraf çizgisi Amerikan liberalizmine doğru kayacak bir süre sonra, kendilerini liberal diye adlandıracak ama devletçi liberaller olarak kalacaklar. O çizginin geleceğinden emin olabiliriz. Ama özellikle teşvik edilmesi gereken çizgi anarko-kapitalist çizgidir Türkiye’de, yani devleti tamamen reddeden çizgi. Çünkü liberallerin ortalama alanı bu üç çizginin birleşimiyle ortaya çıkacaktır. Yani anarko-kapitalist çizgi olmazsa liberallerle Amerikan liberallerinin birleşiminde daha müdahaleci bir çizgi ortaya çıkacaktır. Bu beni doğrusu ürkütüyor. Rahatsız ediyor. Teşekkür ediyorum.’’
İkinci konuşmacı Bekir Berat Özipek de liberalizm ve muhafazakârlığın tarihsel sürecine değindi:
“…Liberallerle muhafazakârlar önce sosyalizme ve faşizme karşı; II. Dünya Savaşı’ndan sonra faşizmin tehlikesi bertaraf edildiğinde sosyalizme karşı birlikte mücadele ettiler. Hatta bu yüzden de ara renklere çok fazla rastlanır: Liberal muhafazakâr ya da muhafazakâr liberal. Avrupa’da Hıristiyan Demokrat Parti'nin içinde buna benzer damarları bir arada görebilmek mümkündür... Fikir demetlerinin ve siyasi yapının zamanla yerine oturacağı kaçınılmaz bir gerçektir…”
Liberal & Muhafazakâr ittifakının sorgulandığı bu süreçte liberallerin alması gereken tavra dikkat çeken Özipek “… Eğer söz konusu aşılması gereken Kemalist oligarşi olsaydı ve orada sizin doğrularınızı başkaları savunuyor olsaydı ‘’O da bu doğrulolurdu. Fakat ‘’Benim doğrum, ilkem önemli ve eğer bunu başkası da söylüyorsa yapacağım’’ demekte hiçbir şey yoktur ve üzülmem de bundan, hatta sevinç duyarım. Liberal de söylese sevinç duyarım, lezbiyen de söylese sevinç duyarım. Kürdü de İslamcısı da… Örneğin kötülüğü düzeltmek, bir müslümanın olduğu gibi bir hıristiyanın ya da ideolojiler bazında; bir liberalin, bir sosyal demokratın, bir sosyalistin de kendisi için ödev olarak gördüğü bir şey olabilir ve bence olmalıdır. Fakat bireyin bunu nasıl yaptığı önemli. Mesela bir insanın hakkını, hukukunu ihlal ederek mi yapıyorsunuz bunu; yoksa etmeden mi yapıyorsunuz? Yani bunun bin bir tane yolu vardır. Demokratik bir yolla yapmak, sivil itaatsizlik kullanmak, protesto etmek… Yani o eyleme göre, tavra göre değişir. Dolayısıyla sizin bunu nasıl yorumladığınız önemlidir. Aynı kitabı, aynı kutsal kitabı hatta aynı kutsal kitabın aynı parçasını iki kişi okur ve bambaşka sonuç çıkarır. Bu sizin inançla kurduğunuz ilişkiye bağlıdır. Aynı kitabı Fethullah Gülen gibi de okursunuz Bin Ladin gibi de…”
Hüseyin Kalaycı Atilla Yayla ve Bekir Berat Özipek’e katılmakla beraber, daha önceden beri hükümete karşı aldığı mesafeli tavrının sebebinin iktidar olduğunu vurguladı ve bunun AKP hükümeti için kaçınılmaz bir durum olduğuyla ilgili tespitlerde bulundu. Türkiye’de son dönemlerde artan İslami duyarlılığa dikkat çeken Kalaycı, bu durumu AKP hükümetiyle ilişkilendirerek; mevcut anlayışın tartışılmaması ve eleştirilmemesinden yakındı. İslami duyarlılığın sosyolojik etkilerinin, siyasi hayata yansıdığını ve giderek hem toplumsal hem de siyasal bir muhafazakârlaşmanın söz konusu olduğunu, bu durumun kendisini kaygılandırdığını ifade etti.
Etkinliğin son konuşmacısı Genç Siviller sözcüsü Turgay Oğur’du. Söyleyeceklerinin Atilla Yayla ve Bekir Berat Özipek tarafından dile getirildiğini, liberalizmin ilkesel olarak AKP hükümeti tarafından benimsenmediğini ve yaklaşan seçimlerle beraber aldığı siyasi tavrın değiştiğini dile getirdi. Konuyla ilgili diğer görüşlerini belirten Oğur, örneklerle devam etti.
İkinci oturumda konuşmacılar konuyla ilgili görüşlerini toparlayarak dile getirdikten sonra soru-cevap kısmına geçildi. Katılımcıların sorularıyla ve katkılarıyla sona eren toplantının ardından hocalarla birebir konuşma imkânı da bulundu.
Meryem Büşra Doğan & Figen Şimşek