There are no translations available.
Liberalizm’i salt ekonomik bir doktrin olarak görenlerin kafalarında yerleştirdikleri bazı şablonlar vardır. Derinlemesine bilmedikleri bu fikir akımı hakkında, belki de anlaması ya da kavraması kompleks olduğundandır ki; naif ve basit düşünmekten kendilerine alıkoyamazlar. Gerek popüler kültür gerekse o kültürü yaratan iletişim araçlarının da gazıyla, basit genellemelere gitmek, kafalarda bazı şablonlar oturtmak ve o şablonlarla tüm o kompleksiteyi çözdüğünü sanmak, belki de bu indirgemeci zihniyetin çok daha kolayına gitmektedir.
Tabi bu kolaycılığın sonucunda oluşan bazı kült imajları da yıkmak epey zordur. Konuyu yine liberalizme bağlayacak olursak; Türkiye’de “liberalizm” kavramı, kelimenin tam manasıyla kullanılması bakımından en şanssız kavramların başında gelmektedir. 90’lı yıllarda laik-sünni-beyaz türk kesmi, dincilerden ayırmak adına kullanılan liberal sıfatı; daha sonraları özgürlükçü kesmi aşağılamak ve liberal fikirlerin yayılması yüzünden ezberleri yıkılacak statukocuların gayretleriyle “liboş”a çevrilivermişti. 2000’li yıllarda ise, bu durum statukonun karşısında duran solcu-sağcı-muhafazakar-devrimci her kesimin liberal olarak adlandırılmasıyla nispeten daha olumlu bir kargaşada devam etmektedir.
Öncelikle, liberalizm sanıldığının aksine serbest piyasa savunucusu olmak kadar sınırlı bir kapsama sahip değildir. Liberalizm, esas itibariyle siyasi bir ideolojidir ve çıkış noktası bireysel hak ve özgürlüklerdir. Piyasa bunun sonucudur; yani piyasanın, insanların özgürlüklerinin en çok korunduğu bir düzen olmasına inanıldığı için liberaller tarafından benimsenmiştir. Tabi bu iddia tartışması zevkli ve uzun olmakla beraber, yazının ana gündemini oluşturmadığından sadece kısa bir ön kabul olarak burada verilmektedir.
İşte bu kısır liberalizm algısı yüzünden, Türkiye’de bugün bile yıkılamayan genellemelerden birisi; serbest piyasayı savunan herkesin liberal olduğu sanrısıdır. Bu basit yanılgıya düşenlerin ise sadece liberalizm düşmanları arasından değil, bilakis liberallerin kendi içinden çıkıyor olması ne yazık ki üzücü bir durumdur. Aslında, liberalizm’i salt mülkiyet üzerinde haklılaştıran, siyasal hak ve özgürlükleri bile özel mülkiyet ekseninde değerlendiren Rothbardian bir paradigma için her ne kadar bu tespit çok şaşırtıcı olmasa da; sonuç olarak liberalizmi amacından saptıran bu çarpık liberteryen zihniyetin ötesinde liberalizmi anlamaya ihtiyaç vardır.
Bu bağlamda şu an henüz sonucunu kestiremediğim bir yazı dizisi kaleme almak istiyorum. O da; Türkiye’de liberal olarak bilinen kimi mümtaz şahsiyetlerin aslında liberal olmadıkları gerçeği ile ilgili olacak. Bu yazıyı yazmama ilham veren kişi ise, geçen hafta ölüm yıldönümü münasebetiyle -çoğu haklı ama yine de abartılı- methiyelerle andığımız Turgut Özal’dır.
Evet benim iddiam şudur ki: Turgut Özal liberal değildir. Turgut Özal iktisadi açıdan gerçekten Türkiye’yi kapalı bir ekonomi olmaktan kurtarmıştır; hakkını teslim edelim. Ama bir sonraki yazıda da detaylarıyla vereceğim gibi, Özal’ın hem iktisadi hem de siyasi pratiği liberalizm açısından sorunludur. Özal’ı çok basit üç kelimeyle özetlemeye kalkışırsak: (kültürel) muhafazakar, (siyasal) otoriteryen ve (iktisadi) pragmatist olarak tanımlayabiliriz.
***
Şayet zaman ve hevesim yerinde olursa, bir yazı dizisi halinde:
Özalizm’in Liberalizmden farklarını;
Menderes’in neden liberal sayılamayacağını;
ve
Tayyip Erdoğan’ın nasıl Menderes ve Özal’ı da aşan bir özgürlükçü siyaset anlayışı ile Türkiye'nin gelmiş geçmiş en liberal başbakanı olduğunu
anlatmaya çalışacağım.
***
Yazı dizisinin ilk konuğu Özal olacaktır. Bir sonraki yazıda Özal analizi ile tartışabilmek dileğiyle..
| < Prev | Next > |
|---|









