gototopgototop

Yayınlar



56. Yılında 6-7 Eylül Olayları

E-mail Print PDF
There are no translations available.

6 Eylül 2011 tarihinde, 3H (Hürriyet, Hukuk, Hoşgörü) Hareketi’nin başlattığı ‘’İçimizde Düşman Yok’’ kampanyası kapsamında 6-7 Eylül olayları anıldı. İstanbul Ticaret Üniversitesi‘nde düzenlenen 56. Yılında 6-7 Eylül Olayları başlıklı panele konuşmacı olarak, Taraf Gazetesi Yazarı Ayşe Hür, Akademisyen Hüseyin Kalaycı ve Apoyevmatini Gazetesi Sahibi Mihail Vasiliadis katıldı.

3H Hareketi’ni tanıtan sinevizyon gösterimiyle başlayan panelin açılış konuşmasını Star Gazetesi Yazarı Bekir Berat Özipek yaptı. Özipek, 6-7 Eylül olaylarını utanç verici olarak tanımladı ve ekledi: ‘’Takvim yapraklarının ihmal ettiği olaylar vardır, oysa bizlerin bunları hatırlaması gerekir. Tıpkı 6-7 Eylül olayları gibi. Yaşananlar kerameti kendinden menkul derin güçlerin ülkenin iyiliği için tertiplediği bir tezgahtı. Yakılıp yıkılan sadece Ermeni ve Rum vatandaşlarımızın evleri, mezarlıkları değildi, yüz yıllardır bu ülkede oluşan beraberlik ve bu beraberlikten geriye kalanlardı.’’

50 yıl öncesinden farklı olarak gayrimüslim vatandaşlarımızın hak taleplerini tehlike gibi göstererek demokratikleşmeyi engellemeye çalışan iradeye karşı ısrarla ve inatla onların hukukunu savunan bireylerin ve gönüllü beraberliklerin varlığını savunanların olmasının umut verici olduğunu söyleyen Özipek, 3H Hareketi’nin de bunu savunanlardan olduğunu belirtti ve paneli düzenleyenlerle birlikte katılımcılara da teşekkür etti.

Azınlık mallarının iadesiyle ilgili çıkarılan son düzenlemeyi de hatırlatan Özipek, ’’Türkiye için büyük ama adalet ve insanlık adına küçük bir adım. Dolayısıyla daha yürümemiz gereken çok yol var’’ dedi.

6-7-eylul-olaylari-1

 

 

Liberal Düşünce Dergisi Sayı: 59 - 60

E-mail Print PDF
There are no translations available.

Takdim
Liberal Düşünce, Yıl 15, Sayı 59-60, Yaz-Güz 2010 Avusturya İktisat Okulu; Özgür Toplumun Ekonomisi Özel Dosyasına takdim.
Piyasa dergisi Yaz 2004 “Avusturya İktisadı; İktisadî Düşüncenin Zirvesi” özel sayısından uzunca bir süre sonra, bu defa Liberal Düşünce derginiz, daha hacimli ve beğeneceğinizi ümit ettiğimiz “Avusturya İktisat Okulu; Özgür Toplumun Ekonomisi” dosyası ile karşınızda.
Bu özel sayımıza yaşayan en önemli Avusturyacı ekonomist olarak adlandırabileceğimiz Kirzner’ın Misesçi kapitalist sistem anlayışına dâir makalesiyle başlıyoruz. Kirzner bu çalışmasında Mises’in piyasayı açıklarken kullandığı ifadelerle ilgili bir gerilimden yola çıkarak, tüketici egemenliği doktrinine ilişkin hayli önemli yorumlamalarda bulunuyor. Özellikle, tekel fiyatı teorisinin Misesçi sistemdeki yerine ilişkin ifadeleriyle, Kirzner’ın aynı zamanda Mises takipçilerinin büyük kısmına getirdiği eleştiri dikkat çekici. Avusturya Okulu’nun dost münekkitlerinden Tullock’un Kirzner’ın bu makalesi için yazdığı eleştiri Mises’in iktisada katkılarını tarihsel bağlamı içinde değerlendirmemizde bize yardımcı olarak, sağduyulu eleştirilerde bulunuyor. Okul’un ülkemizdeki öncü ismi Yay’ın kaleminden, piyasanın ne olup ne olmadığına ilişkin kavrayışımızı geliştiren, Avusturyacı piyasaya bakışı anaakımın bakış açısıyla karşılaştıran bir analizi okuyacağız. Yay, bununla birlikte, Okul’un yalnızca anaakıma eleştiri getirmekle kalmadığını, ayrıca kendi pozitif katkılarını da yaptığını güncel örneklerle dile getiriyor. Bastiat’nın 20. Yüzyıl’daki sureti Henry Hazlitt ile 1983’te yapılan keyifli bir mülâkatla, şöyle biraz arkaya yaslanıp Hazlitt’in hayat hikâyesine ve Okul’un 20. Yüzyıl’daki gelişimine dâir ilginç bilgileri okuyoruz. Uzun yıllar boyu süren birikim ve tecrübelerinin ardından gerçek bir âkil adam sıfatı kazanan Hazlitt’ten demokrasi lehine tercihinin gerekçeleri hakkında fikir sahibi oluyoruz. Özel sayımızın ilk perdesini kapatmak üzere, bir Hayek takipçisi, deneysel iktisadın Nobel ödüllü tartışmasız lideri Vernon Smith’in, bir ömür boyu süren deneysel iktisat çalışmalarına dayalı olarak, Mises’in yöntemi ve mikroekonomisindeki doğru ve yanlışlara işaret eden makalesine yer veriyoruz. Smith’in bu makalesi sonuç kısmında yaptığı müdahaleci zihniyet eleştirisi ve bir Hayek-Mises karşılaştırması ile önemini arttırıyor. Hayek’i lider kabul etmesine karşın, Mises’in rakipsiz olduğunu düşündüğü alanları belirtmesinin ardından, deneysel iktisadın Avusturyacı paradigmayı güçlü bir şekilde destekleyici nitelikte olduğu şeklindeki iddiasıyla, kanaatimce, bu sayının en önemli makalesi olarak adlandırılmayı hak ediyor. White’ın Smith’in bu makalesi için kaleme aldığı kısa bir eleştiri yazısıyla ilk bölümümüzü noktalıyoruz.
Makroekonomiye Garrison ile yapılan detaylı bir tartışmayla geçiş yapıyoruz. Garrrison’un Okul’a getirdiği bazı özeleştirilerin yanında, Okul dışındaki büyük iktisatçılara hakkını teslim etmeye özen gösteren tavrı örnek bir duruş. Skousen’un Avusturyacı konjonktür dalgalanmaları özelinde Friedman’ın iddiasına yanıt amacıyla yazdığı yazının ardından, Büyük Buhran etrafında dönen deflasyon tartışmalarını içeren White’ın ve Horwitz’in yazıları takip ediyor. Özellikle not etmeliyiz ki, Horwitz’in yazısı deflasyon konusundaki muhtemel kafa karışıklığını giderici nitelikte. Bu yazılarla ekonomik krizler hakkında Avusturyacı donanımımızı arttırdıktan sonra güncel ekonomik krize değiniyoruz. Bocutoğlu/Ekinci ikilisinin çalışması 2008 Büyük Çöküşü’nün nedenlerine ilişkin araştırmamızda bizi doğru yere bakmak üzere yönlendirici nitelikte ve Taylor, Avusturyacı açıklama ile önemli paralellikler içeren, detaylı empirik incelemesinde hükümet eylem ve müdahalelerinin krizin nedenleri listesinde ilk sırada yer alması gerekliliği için kanıtını sunuyor. Murray’ın Taylor’ın incelemesine ilişkin eleştiri yazısı, bazı nüans ve yorum farklarına karşın, teyit edici ve destekleyici olmakta. Hayek’in Denationalisation of Money’sinin izinden giderek, serbest bankacılık ve rekabet eden para birimlerinin teorisi ve tarihine dâir yeni çalışmalara imza atan Selgin, Taylor ve Murray’ın yazılarında sorgulanmayan bir hususu, finansal istikrar için merkez bankalarının vazgeçilmezliği zımnî kabulünü sorgulayan yazısında, kısaca ve tarihsel tecrübeye dayalı olarak bir serbest bankacılık-merkez bankacılığı karşılaştırması yapıyor.
Egger’in William Harold Hutt’un hayatı ve eserlerini özetleyen makalesi Klâsik Okul’un devamı olarak Avusturya Okul’u iddiasına ilâveten, Hutt’un eserleri ve fikirleri üzerinden bir Keynes eleştirisi de içeriyor. Bildiğim kadarıyla Garrett’i okuyucumuzla ilk kez buluşturarak bir klâsik metne yer veriyoruz. Skousen’un Adam Smith’in iktisadî düşüncedeki yerini hakkıyla değerlendiren kısa ve aydınlatıcı yazısının ardından, Acar Okul’un iktisat bilimine katkılarını açık ve net surette özetleyip, bazı önemli eleştirilerde bulunmaktan da kaçınmıyor. Acar, özellikle iktisatta matematiğin kullanımına dâir fikirleriyle, kanaatimce, en doğru yaklaşımı benimsiyor. Salin’in otobiyografik bir konuşma metni ile yola devam ederek, kendisinin bir seyahat olarak Avusturya Okulu’nu nasıl keşfettiğini öğreniyoruz. Avusturyacı paradigmayı Oğuz’un hukukî süreçlere, Doğan’ın samuray kılıçlarının üretim sürecine tatbik eden makalelerinin ardından, Baştürk Okul’un temel fikirlerinin ışığı altında politik iktisada eğiliyor. Ve özel sayınıza nokta koymak üzere, Çalık’ın rasyonel aktör kavramına açıklık getiren yazısını okuyoruz.
Elinizdeki özel sayının birkaç nedenin birleşiminden ötürü bilimsel diyaloğa hizmet eden bir çalışma olduğunu düşünüyoruz. İçerdiği mülâkatlar ve eleştiri yazılarına ek olarak, yazarların fikirlerini tarihsel tecrübe ve empirik verilere dayandırmak suretiyle ifade etmeleri öne çıkan iki unsurdur. Bununla birlikte, önemli bir dozda Okul’a yönelik özeleştiri içermekle kalmayıp, her ne kadar doğrudan karşılıklı yazılarla olmasa da, dikkatli okuyucunun hemen fark edeceği kimi iç tartışma konularını da ihtiva etmektedir. Bu özelliklerin siz okuyucularımıza keyifli bir okuma sunacağını tahmin ediyoruz.
Emeği geçen, yardımcı olan herkese çok müteşekkiriz. Atilla Yayla’ya liberal iktisat okulları serisi fikri için, ve Yusuf Şahin’e yardım ve yönlendirmeleri için ayrıca teşekkürlerimi ifade etmek isterim. Önümüzdeki yıl Güz döneminde Chicago İktisat Okulu özel sayısını yayınlamayı planladığımızı bilmenizi isteriz.
Daha özgür bir toplum temennisiyle…
Ünsal Çetin
Sayı Editörü

Liberal Düşünce dergisinin Avusturya İktisat Okulu özel sayısını kaçırmayın! 

ld59-60

Takdim


Liberal Düşünce, Yıl 15, Sayı 59-60, Yaz-Güz 2010 Avusturya İktisat Okulu; Özgür Toplumun Ekonomisi Özel Dosyasına takdim.
Piyasa dergisi Yaz 2004 “Avusturya İktisadı; İktisadî Düşüncenin Zirvesi” özel sayısından uzunca bir süre sonra, bu defa Liberal Düşünce derginiz, daha hacimli ve beğeneceğinizi ümit ettiğimiz “Avusturya İktisat Okulu; Özgür Toplumun Ekonomisi” dosyası ile karşınızda.

Bu özel sayımıza yaşayan en önemli Avusturyacı ekonomist olarak adlandırabileceğimiz Kirzner’ın Misesçi kapitalist sistem anlayışına dâir makalesiyle başlıyoruz. Kirzner bu çalışmasında Mises’in piyasayı açıklarken kullandığı ifadelerle ilgili bir gerilimden yola çıkarak, tüketici egemenliği doktrinine ilişkin hayli önemli yorumlamalarda bulunuyor. Özellikle, tekel fiyatı teorisinin Misesçi sistemdeki yerine ilişkin ifadeleriyle, Kirzner’ın aynı zamanda Mises takipçilerinin büyük kısmına getirdiği eleştiri dikkat çekici. Avusturya Okulu’nun dost münekkitlerinden Tullock’un Kirzner’ın bu makalesi için yazdığı eleştiri Mises’in iktisada katkılarını tarihsel bağlamı içinde değerlendirmemizde bize yardımcı olarak, sağduyulu eleştirilerde bulunuyor. Okul’un ülkemizdeki öncü ismi Yay’ın kaleminden, piyasanın ne olup ne olmadığına ilişkin kavrayışımızı geliştiren, Avusturyacı piyasaya bakışı anaakımın bakış açısıyla karşılaştıran bir analizi okuyacağız. Yay, bununla birlikte, Okul’un yalnızca anaakıma eleştiri getirmekle kalmadığını, ayrıca kendi pozitif katkılarını da yaptığını güncel örneklerle dile getiriyor. Bastiat’nın 20. Yüzyıl’daki sureti Henry Hazlitt ile 1983’te yapılan keyifli bir mülâkatla, şöyle biraz arkaya yaslanıp Hazlitt’in hayat hikâyesine ve Okul’un 20. Yüzyıl’daki gelişimine dâir ilginç bilgileri okuyoruz. Uzun yıllar boyu süren birikim ve tecrübelerinin ardından gerçek bir âkil adam sıfatı kazanan Hazlitt’ten demokrasi lehine tercihinin gerekçeleri hakkında fikir sahibi oluyoruz. Özel sayımızın ilk perdesini kapatmak üzere, bir Hayek takipçisi, deneysel iktisadın Nobel ödüllü tartışmasız lideri Vernon Smith’in, bir ömür boyu süren deneysel iktisat çalışmalarına dayalı olarak, Mises’in yöntemi ve mikroekonomisindeki doğru ve yanlışlara işaret eden makalesine yer veriyoruz. Smith’in bu makalesi sonuç kısmında yaptığı müdahaleci zihniyet eleştirisi ve bir Hayek-Mises karşılaştırması ile önemini arttırıyor. Hayek’i lider kabul etmesine karşın, Mises’in rakipsiz olduğunu düşündüğü alanları belirtmesinin ardından, deneysel iktisadın Avusturyacı paradigmayı güçlü bir şekilde destekleyici nitelikte olduğu şeklindeki iddiasıyla, kanaatimce, bu sayının en önemli makalesi olarak adlandırılmayı hak ediyor. White’ın Smith’in bu makalesi için kaleme aldığı kısa bir eleştiri yazısıyla ilk bölümümüzü noktalıyoruz.

Makroekonomiye Garrison ile yapılan detaylı bir tartışmayla geçiş yapıyoruz. Garrrison’un Okul’a getirdiği bazı özeleştirilerin yanında, Okul dışındaki büyük iktisatçılara hakkını teslim etmeye özen gösteren tavrı örnek bir duruş. Skousen’un Avusturyacı konjonktür dalgalanmaları özelinde Friedman’ın iddiasına yanıt amacıyla yazdığı yazının ardından, Büyük Buhran etrafında dönen deflasyon tartışmalarını içeren White’ın ve Horwitz’in yazıları takip ediyor. Özellikle not etmeliyiz ki, Horwitz’in yazısı deflasyon konusundaki muhtemel kafa karışıklığını giderici nitelikte. Bu yazılarla ekonomik krizler hakkında Avusturyacı donanımımızı arttırdıktan sonra güncel ekonomik krize değiniyoruz. Bocutoğlu/Ekinci ikilisinin çalışması 2008 Büyük Çöküşü’nün nedenlerine ilişkin araştırmamızda bizi doğru yere bakmak üzere yönlendirici nitelikte ve Taylor, Avusturyacı açıklama ile önemli paralellikler içeren, detaylı empirik incelemesinde hükümet eylem ve müdahalelerinin krizin nedenleri listesinde ilk sırada yer alması gerekliliği için kanıtını sunuyor. Murray’ın Taylor’ın incelemesine ilişkin eleştiri yazısı, bazı nüans ve yorum farklarına karşın, teyit edici ve destekleyici olmakta. Hayek’in Denationalisation of Money’sinin izinden giderek, serbest bankacılık ve rekabet eden para birimlerinin teorisi ve tarihine dâir yeni çalışmalara imza atan Selgin, Taylor ve Murray’ın yazılarında sorgulanmayan bir hususu, finansal istikrar için merkez bankalarının vazgeçilmezliği zımnî kabulünü sorgulayan yazısında, kısaca ve tarihsel tecrübeye dayalı olarak bir serbest bankacılık-merkez bankacılığı karşılaştırması yapıyor.

Egger’in William Harold Hutt’un hayatı ve eserlerini özetleyen makalesi Klâsik Okul’un devamı olarak Avusturya Okul’u iddiasına ilâveten, Hutt’un eserleri ve fikirleri üzerinden bir Keynes eleştirisi de içeriyor. Bildiğim kadarıyla Garrett’i okuyucumuzla ilk kez buluşturarak bir klâsik metne yer veriyoruz. Skousen’un Adam Smith’in iktisadî düşüncedeki yerini hakkıyla değerlendiren kısa ve aydınlatıcı yazısının ardından, Acar Okul’un iktisat bilimine katkılarını açık ve net surette özetleyip, bazı önemli eleştirilerde bulunmaktan da kaçınmıyor. Acar, özellikle iktisatta matematiğin kullanımına dâir fikirleriyle, kanaatimce, en doğru yaklaşımı benimsiyor. Salin’in otobiyografik bir konuşma metni ile yola devam ederek, kendisinin bir seyahat olarak Avusturya Okulu’nu nasıl keşfettiğini öğreniyoruz. Avusturyacı paradigmayı Oğuz’un hukukî süreçlere, Doğan’ın samuray kılıçlarının üretim sürecine tatbik eden makalelerinin ardından, Baştürk Okul’un temel fikirlerinin ışığı altında politik iktisada eğiliyor. Ve özel sayınıza nokta koymak üzere, Çalık’ın rasyonel aktör kavramına açıklık getiren yazısını okuyoruz.

Elinizdeki özel sayının birkaç nedenin birleşiminden ötürü bilimsel diyaloğa hizmet eden bir çalışma olduğunu düşünüyoruz. İçerdiği mülâkatlar ve eleştiri yazılarına ek olarak, yazarların fikirlerini tarihsel tecrübe ve empirik verilere dayandırmak suretiyle ifade etmeleri öne çıkan iki unsurdur. Bununla birlikte, önemli bir dozda Okul’a yönelik özeleştiri içermekle kalmayıp, her ne kadar doğrudan karşılıklı yazılarla olmasa da, dikkatli okuyucunun hemen fark edeceği kimi iç tartışma konularını da ihtiva etmektedir. Bu özelliklerin siz okuyucularımıza keyifli bir okuma sunacağını tahmin ediyoruz.

Emeği geçen, yardımcı olan herkese çok müteşekkiriz. Atilla Yayla’ya liberal iktisat okulları serisi fikri için, ve Yusuf Şahin’e yardım ve yönlendirmeleri için ayrıca teşekkürlerimi ifade etmek isterim. Önümüzdeki yıl Güz döneminde Chicago İktisat Okulu özel sayısını yayınlamayı planladığımızı bilmenizi isteriz.

Daha özgür bir toplum temennisiyle…

Ünsal Çetin

Sayı Editörü

 

Liberal & Muhafazakâr İttifak Sona mı Eriyor? Toplantı Notları

E-mail Print PDF
There are no translations available.

 

atillayaylaliberalmuhafazakariitfak

 

29 Ocak 2011 Cumartesi günü “Liberal & Muhafazakâr İttifakı Sona Mı Eriyor?” adlı yuvarlak masa toplantısı Elite Prestige Hotel’de düzenlendi. Saat 13.00’da başlayan toplantı, yaklaşık 4 saat sürdü. Toplantı iki oturum şeklinde düzenlendi. Moderatörlüğünü Alper Akalın ve Medeni Sungur’un üstlendiği toplantının konuşmacıları Zaman Gazetesi yazarı ve Plato Meslek Yüksekokulu Müdürü Prof. Dr. Atilla Yayla, Star Gazetesi yazarı ve LDT üyesi Doç. Dr. Bekir Berat Özipek, Yard. Doç. Dr. Hüseyin Kalaycı ve Genç Siviller sözcüsü Turgay Oğur idi.

Katılımın yoğun olduğu toplantıda ilk konuşmacı Atilla Yayla liberalizm ve muhafazakârlığın tarihinden bahsetti:

‘’Liberalizm ilk sistematik ideolojidir ve mutlakıyetçiliğe karşı, dini ayrımcılığa karşı, yerleşik dinin tahakkümüne karşı, aristokrat sınıflarının imtiyazlarına karşı bir isyan hareketi olarak doğmuştur. Ve liberalizmin ilk muhafızları muhafazakârlardır. Muhafazakârlar var olan düzeni korumayı, toplumdaki otorite ilişkilerini muhafaza etmeyi esas almışlardır. Dolayısıyla liberal filozoflarla muhafazakâr filozoflar arasında büyük bir çatışma ortaya çıkmıştır. Ama bir süre sonra sosyalizm ortaya çıkmıştır. Bugün birçok yazara göre –ki bu yazarlar muhafazakârlığı bir ideoloji olarak saymak durumunda değildirler daha ziyade zayıf ve muğlâk fikirler demeti olarak alma eğilimindedirler. Liberalizmin ana alternatifi sosyalizmdir. Ve büyük mücadele bu iki kitle arasında cereyan etmiştir. Muhafazakârlar araziye uymaktadır. Yani hangi fikir ağır basıyorsa dönemin şartları hangi istikamette olmayı gerektiriyorsa o tarafa doğru gitmektedirler. Dolayısıyla liberaller ve muhafazakârlar arasında bir felsefi ittifak söz konusu olmasa bile zaman zaman iç içe geçmeler söz konusu olabilmektedir. Mesela İskoç aydınlanması geleneğinin akıl eleştirisiyle genel olarak muhafazakâr düşüncesinin akıl eleştirisi ve aklın toplumsal sistemdeki inşası rolüne bakışları birbirine yakındır…”

Yayla bugünkü siyasi konjonktüre baktığımızda ise Türkiye’de “muhafazakâr” kanatta hemen hemen hiçbir ismin akla gelmediğini ve Türkiye’de liberaller ve muhafazakârlar arasında hiçbir zaman ittifak olmadığını dile getirdi. Liberalizmin Türkiye’de ortalama 20 yıldır var olduğunu ve bu başlıkta birçok akademisyen, gazeteci ve yazar olduğunu belirtti. Ayrıca liberalizmin muhafazakârlıktan daha güçlü ve köklü olduğunu vurguladı.

Türkiye’deki İslamcı kesime değinen Yayla, “genel özgürlük teorisi” ve “toplumdaki hegemonya adaları” ile ilişkisini göz önüne serdi: “İslami söylemle herkesi kuşatacak bir özgürlük teorisi geliştirmenin mümkün olmadığını düşünüyorum. İslamist gelenekten gelenler, İslami kaynakları kendi kendilerine genel özgürlüğe uyumlu şekilde yorumlayarak bir teori geliştirebilirler. Hayatında birinci referansı İslam olan kişiye, Hayek’e Mises’e, Hume’a, Smith’e atıf ile özgürlüğü kabul ettirmek zor. Ama eğer o bunu bir hadiste bir ayette bulmaya çalışıyor ise bu hoş bir şey. Burada sıkıntı şu, buna dayanarak herkesi kuşatacak bir özgürlük retoriği geliştirmek mümkün değil. İslamcılar ile yaptığımız tartışmalarda hep söylediğimiz gibi, özgür olmak ya da olmamak genel insani bir durumdur, ancak Müslüman olmak öznel bir insani durumdur. Özel bir insani durumdan genel bir insani duruma ulaşmak son derece zordur. Amacımız da genel bir özgürlük teorisi geliştirmek olduğu için ister istemez gideceğimiz kaynaklar Liberal kaynaklar ve düşünürler olacaktır. Bununla beraber, ifade özgürlüğü gibi sorunlar sadece devlet yapılanmasından kaynaklanmıyor, toplumsal kültür içerisindeki hegemonya adalarından da kaynaklanıyor. İfade özgürlüğünün tam olduğu bir ülkede şüphesiz ki dini tavırların ve görüşlerin de eleştirilmesi lazımdır. Bazı kritik durumlarda da egemen dinin eleştirilip eleştirilememesi özgürlüğün bir ifadesidir ve bu bağlamda Türkiye’de sorunlar olduğu kanaatindeyim.”

İslami bir gelenekten gelen AKP hükümetinin ilkesel ve tutarlı davranması gerektiğini belirtti: ‘’Problemleri bugünden yarına çözme imkânı yok. Bu da bir süreç meselesi. Bu bir demokrasi ve özgürlük mücadelesidir. Herkes geminin içerisinde ve bunun içinde mücadele etmek mecburiyetindeyiz. Ama Türkiye’deki asıl ve acil problem Türkiye’nin resmi yapılanmasıdır. Türkiye’deki resmi ideoloji dayatmasıdır. Tek parti cumhuriyetçiliğidir. Dolayısıyla bu sistemle mücadele etmek mecburiyetindeyiz. Bu sistemle mücadele aynı zamanda toplumun değişik kesimlerinde özgürlükçü fikirlerin yayılmasına, yaygınlaşmasına katkıda bulunabilir. Kanaatim odur ki liberallerle hiç kimse arasında bir ittifak yok. Yakın gelecekte zaten liberalizmin ne olduğunu tartışmaya başlayacağız. Bence doğru olan sahih olan liberalizm klasik liberalizmdir. Sosyalizme daha çok yaklaşan yani devlete büyük bir dağıtımcı rol veren liberalizm -buna Amerikan liberalizmi/refah devletçi liberalizm/müdahaleci liberalizm diyebiliriz- liberalizmde devletçilik istikametinde bir sapmadır. Bir de Türkiye’de çok fazla bulunmayan ama bulunmasında çok büyük fayda bulunan anarko-kapitalist bir gelenek var. Bu gelenek de devleti tamamen reddetme eğilimindedir. Belki Taraf çizgisi Amerikan liberalizmine doğru kayacak bir süre sonra, kendilerini liberal diye adlandıracak ama devletçi liberaller olarak kalacaklar. O çizginin geleceğinden emin olabiliriz. Ama özellikle teşvik edilmesi gereken çizgi anarko-kapitalist çizgidir Türkiye’de, yani devleti tamamen reddeden çizgi. Çünkü liberallerin ortalama alanı bu üç çizginin birleşimiyle ortaya çıkacaktır. Yani anarko-kapitalist çizgi olmazsa liberallerle Amerikan liberallerinin birleşiminde daha müdahaleci bir çizgi ortaya çıkacaktır. Bu beni doğrusu ürkütüyor. Rahatsız ediyor. Teşekkür ediyorum.’’

İkinci konuşmacı Bekir Berat Özipek de liberalizm ve muhafazakârlığın tarihsel sürecine değindi:

“…Liberallerle muhafazakârlar önce sosyalizme ve faşizme karşı; II. Dünya Savaşı’ndan sonra faşizmin tehlikesi bertaraf edildiğinde sosyalizme karşı birlikte mücadele ettiler. Hatta bu yüzden de ara renklere çok fazla rastlanır: Liberal muhafazakâr ya da muhafazakâr liberal. Avrupa’da Hıristiyan Demokrat Parti'nin içinde buna benzer damarları bir arada görebilmek mümkündür... Fikir demetlerinin ve siyasi yapının zamanla yerine oturacağı kaçınılmaz bir gerçektir…”

Liberal & Muhafazakâr ittifakının sorgulandığı bu süreçte liberallerin alması gereken tavra dikkat çeken Özipek “… Eğer söz konusu aşılması gereken Kemalist oligarşi olsaydı ve orada sizin doğrularınızı başkaları savunuyor olsaydı ‘’O da bu doğrulolurdu. Fakat ‘’Benim doğrum, ilkem önemli ve eğer bunu başkası da söylüyorsa yapacağım’’ demekte hiçbir şey yoktur ve üzülmem de bundan, hatta sevinç duyarım. Liberal de söylese sevinç duyarım, lezbiyen de söylese sevinç duyarım. Kürdü de İslamcısı da… Örneğin kötülüğü düzeltmek, bir müslümanın olduğu gibi bir hıristiyanın ya da ideolojiler bazında; bir liberalin, bir sosyal demokratın, bir sosyalistin de kendisi için ödev olarak gördüğü bir şey olabilir ve bence olmalıdır. Fakat bireyin bunu nasıl yaptığı önemli. Mesela bir insanın hakkını, hukukunu ihlal ederek mi yapıyorsunuz bunu; yoksa etmeden mi yapıyorsunuz? Yani bunun bin bir tane yolu vardır. Demokratik bir yolla yapmak, sivil itaatsizlik kullanmak, protesto etmek… Yani o eyleme göre, tavra göre değişir. Dolayısıyla sizin bunu nasıl yorumladığınız önemlidir. Aynı kitabı, aynı kutsal kitabı hatta aynı kutsal kitabın aynı parçasını iki kişi okur ve bambaşka sonuç çıkarır. Bu sizin inançla kurduğunuz ilişkiye bağlıdır. Aynı kitabı Fethullah Gülen gibi de okursunuz Bin Ladin gibi de…”

Hüseyin Kalaycı Atilla Yayla ve Bekir Berat Özipek’e katılmakla beraber, daha önceden beri hükümete karşı aldığı mesafeli tavrının sebebinin iktidar olduğunu vurguladı ve bunun AKP hükümeti için kaçınılmaz bir durum olduğuyla ilgili tespitlerde bulundu. Türkiye’de son dönemlerde artan İslami duyarlılığa dikkat çeken Kalaycı, bu durumu AKP hükümetiyle ilişkilendirerek; mevcut anlayışın tartışılmaması ve eleştirilmemesinden yakındı. İslami duyarlılığın sosyolojik etkilerinin, siyasi hayata yansıdığını ve giderek hem toplumsal hem de siyasal bir muhafazakârlaşmanın söz konusu olduğunu, bu durumun kendisini kaygılandırdığını ifade etti.

Etkinliğin son konuşmacısı Genç Siviller sözcüsü Turgay Oğur’du. Söyleyeceklerinin Atilla Yayla ve Bekir Berat Özipek tarafından dile getirildiğini, liberalizmin ilkesel olarak AKP hükümeti tarafından benimsenmediğini ve yaklaşan seçimlerle beraber aldığı siyasi tavrın değiştiğini dile getirdi. Konuyla ilgili diğer görüşlerini belirten Oğur, örneklerle devam etti.

İkinci oturumda konuşmacılar konuyla ilgili görüşlerini toparlayarak dile getirdikten sonra soru-cevap kısmına geçildi. Katılımcıların sorularıyla ve katkılarıyla sona eren toplantının ardından hocalarla birebir konuşma imkânı da bulundu.

 

Meryem Büşra Doğan & Figen Şimşek

 

Kasım 2010: 3H Blog'ta Neler Konuşuldu?

E-mail Print PDF
There are no translations available.

3H Hareketi profesyonel yazarlık dönemiyle birlikte, blogunda her gün bir yazı yayınladı. 3H'liler gündeme, hürriyet, hukuk ve hoşgörüye dair fikirlerini, klişelerden mümkün olduğunca uzak ve özgürlükçü bir perspektifle yazdılar. Devlet otoritesi, Kürt sorunu, zenofobi, zorunlu askerlik gibi konular sıkça işlendi.

 

İşte son bir ayda konuşulanlar:

 

1 Kasım 2010, Berk İdem – Medeniyet: Liberal Bir Yaklaşım

“Medenice yaşadığını düşünen milyarlarca insanın varlığı akla bazı sorular getiriyor: "Medeniyet nedir ve medeni kimdir?" Will Durant' in cevabı: "Medeniyet kültürel eseri yükselten bir sosyal düzendir. Dört elementten oluşur: Ekonomik düzen, siyasal sistem, ahlaki gelenekler ve bilgi ve sanatın peşinden gitmek. O kaosun ve güvensizliğin bittiği yerde başlar. Korku yenildiğinde, merak ve yapıcılık serbestleşir..." (1946) şeklinde...”

Berk İdem, medeniyet kavramının peşine düşüyor ve liberal bir yaklaşımla bu kavramı inceliyor.

 

 

İsrail Terörünü Kınıyoruz

E-mail Print PDF
There are no translations available.

İsrail’in, dün gece sadece sivillerden oluşan yardım konvoyuna vahşi bir şekilde saldırması, tüm dünyanın vicdanını derinden yaralamıştır. Bu saldırının ardından 19 kişinin öldüğü belirtilmektedir. Bunun adı resmen katliamdır. Yola her türlü olanaktan muhtaç kişilere yardım amacıyla çıkan silahsız kişilere orantısız güç kullanan İsrail Devleti’nin, terörist bir mantıkla yönetildiği bu katliamla birlikte tescillenmiştir.
İsrail, siyasal tarihinin en ırkçı hükümeti tarafından yönetilmektedir. Son yıllarda Türkiye ve İsrail’in arasında artan gerilimin başrolünde de, bu faşist yönetim zihniyetin olduğu açıktır. Bu hükümetin, derhal görevinden ayrılması ve tarih boyunca barışçıl bir düzlemde ilerleyen İsrail-Türkiye ilişkilerinin bir grup barbar yüzünden ebedi bir düşmanlığa dönüşmemesi en büyük dileğimizdir.
Türkiyeli vatandaşların bu zorbalığa karşı duyarsız kalması elbette ki mümkün değildir. Yalnız bu vahşi zihniyete karşı verilecek tepkilerin de milliyetçi veya anti-semitist bir forma dönüşmemesi, ülkemizde yaşayan masum yahudi vatandaş ve ziyaretçilerinin kendilerini güvende hissetmesi açısından büyük önem taşımaktadır.
Tepki vermekte haklıyız. Ama tepkilerimizle haksız duruma düşmemeliyiz. Terörün her türlüsünü lanetlemeliyiz. Devletlerin de terörörist olabileceğini unutmamalı fakat mazlum insanların masum duyguları ile oynayarak terörü meşru bir araç haline getiren radikal hareketlerin amacına uygun taşkınlıklarda da bulunmamalıyız. Şiddeti lanetlerken, karşı şiddete başvurmamak gerektiğini unutmamalıyız.
Her ne olursa olsun, İsrail’in bu saldırısının hiç bir vicdani ve hukuki gerekçesi olamaz. İsrail’e sert yaptırımlarda bulunmak, küresel barış taraftarı her ülke için bir zorunluluk teşkil etmektedir. Başta Birleşmiş Milletler üyesi devletler olmak üzere tüm uluslararası güçlerin bu saldırıyı kınaması ve İsrail’e karşı net bir tavır alması en büyük temennimizdir.
Kamuoyuna Duyurulur
3H Hareketi
PeaceInPalestineİsrail’in, dün gece sadece sivillerden oluşan yardım konvoyuna vahşi bir şekilde saldırması, tüm dünyanın vicdanını derinden yaralamıştır. Bu saldırının ardından 19 kişinin öldüğü belirtilmektedir. Bunun adı resmen katliamdır. Yola her türlü olanaktan muhtaç kişilere yardım amacıyla çıkan silahsız kişilere orantısız güç kullanan İsrail Devleti’nin, terörist bir mantıkla yönetildiği bu katliamla birlikte tescillenmiştir.
 
  • «
  •  Start 
  •  Prev 
  •  1 
  •  2 
  •  3 
  •  4 
  •  5 
  •  6 
  •  7 
  •  8 
  •  9 
  •  Next 
  •  End 
  • »
Page 1 of 9

siteleftbanner

3H Menü

LiberAlem Kış

kapak180