There are no translations available.
GİRİŞGünümüz Türkiye’si ve dünyasındaki anti-demokratik, totaliter, kolektivist, illiberal yaklaşımları doğru anlayabilmek için başvurulabilecek kaynakların başında Hayek’in “Kölelik Yolu” isimli şaheseri geliyor. J. S. Mill’in “Özgürlük Üstüne”si nasıl özgürlüğe bir methiye niteliğindeyse, “Kölelik Yolu” da onu tamamlarcasına, bize özgürlüğün hangi şartlar ve yaklaşımlar altında yok edilme tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu anlatıyor. Yukarıda saydığımız anti-demokratik, totaliter, kolektivist, illiberal sözcükleri her ne kadar birbirinden ayrı kavramları ifade eder gözükse de temelde aynı ortak paydayı taşımaktadır: zora başvurarak bireyi yok etmenin farklı adlandırmaları olarak da niteleyebiliriz bunları. İşte, Hayek bu çıkarımın haklılığını vurguluyor.
Kölelik Yolu özgürlükçü bir bakış açısıyla tehlikeyi ilan ediyor ve bize liberal politikalardan uzaklaşmanın bedellerini açık, anlaşılır ve keskin ifadelerle aktarıyor. Hayek, kitabında yalnızca sebest piyasa savunusu yapmıyor, aynı zamanda hukukun üstünlüğü ve sınırlı devletin gerekliliğini, insan onurunun kabul edebileceği tek sistemin liberal bir sistem olduğunu ispatlıyor. Sağ ve sol kolektivizmin hangi saiklerle liberal bir topluma tercih edildiğini ve bunun da nasıl olup da totaliterizme yol açtığını -dönemin şartları ve entelektüel eğilimleri göz önünde tutulursa- bir aydın cesaretiyle ve tüm çıplaklığıyla ortaya döküyor. Hayek’in şaheser niteliğindeki eserinde dile getirdiği en çarpıcı açıklamaları ise (1. ) plancılık ve hukukun üstünlüğü üzerine saptamaları, (2. ) ortak akıl ve totaliter düşünce üzerine eleştirileridir.
Read More
1. PLANCILIK VE HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜ ÜZERİNE SAPTAMALAR
“Kölelik Yolu” içerik itibariyle plancılığın tehlikeleri üzerine yapılan değerlendirmelerden oluşmaktadır. Ancak, Hayek her ne kadar daha çok ekonomik ilkeler üzerine yoğunlaşmışsa da bir bütün olarak alındığında tüm plancılık türlerine gidişin yol haritasını ortaya çıkarmakta ve liberalizmin temelini oluşturan bireycilik, sınırlı devlet, hukukun üstünlüğü, serbest piyasa ve kendiliğinden doğan düzen ilkelerinin ahlaki ve mantıki bir değerlendirmesini yapmaktadır. Hayek, ekonomik anlamda olduğu kadar politik anlamda da bir liberalizmi savunmaktadır.
Hayek için esas olan özgürlüktür ve özgürlüğün korunması için de sınırlı bir devlete ihtiyaç vardır, bu devlet de hukuku uygulayarak yönetenlerin üstünlüğü yerine hukukun hükümran olduğu bir sistemi işletecektir. Plancılık hukukun egemenliğini değil de egemenin hukukunu yaratacağından, Hayek bu tehlikenin tez elden bertaraf edilmesini istemektedir. Hayek bu ilkeye öyle bir önem atfetmektedir ki liberal ekonomik anlayışın “bırakınız yapsınlarcı” versiyonunu dahi eleştirerek onu hukukun üstünlüğü ilkesinin yörüngesine sokmuş; serbest piyasayı da hukukun üstünlüğüne dayandırarak, liberalizm tasavvurunda en tepede yer alan ilke olarak herhangi bir kimsenin değil hukukun üstünlüğünü tercih etmiştir. Bu şekilde “laissez-faire” müphemliği yerini serbest rekabet sisteminin hukuka bağlamasına bırakmıştır. Hayek kendi kurallarıyla değil hukuka uygun işleyen bir piyasa ekonomisini daha sağlıklı bulmuştur.
Liberal ya da yarı liberal ülkelerde yapılan tartışmaları izlediğimizde, serbest piyasanın ilga edilerek yerine planlı ekonomiye geçilmesi ya da en azından devlet etkinliğinin arttırılması taleplerinin had safhada olduğunu görürüz. Bu hem Türkiye hem de dünya için totaliterizme gidiş çanlarını harekete geçirmesi gereken bir durumdur ve alınacak yegane önlemin de liberal bir düzen olduğu açıktır. Hayek devlet müdahalesinin hem çok yıkıcı hem de sınırlandırılmasının mümkün olmadığını anlatmış, köleliğe giden yoldan dönülmesinin ilk şartı olarak plancılık sevdalarından uzaklaşmayı göstermiştir. Bu açıdan bakıldığında Hayek’i anlama ihtiyacının geçerliliğini devam ettirdiğini söylemeliyiz. Plancılığa yönelik tartışmaların politikacıların ve plancıların rant elde etme isteğiyle fazlasıyla örtüşmesi dikkate değer bir sonuçtur Hayek için. Bu elbette tüm plancıların kötü niyetli olduğu anlamına gelmez. Hayek’in de bütün çabasının plancılığı daha müreffeh bir toplum için yaptıklarını söyleyen iyi niyetli ama gerçeği görmekten uzak kişileri bu yoldan döndürmeye yönelik olduğunu kendi ifadelerinden çıkarabiliriz.
Türkiye örneğinden yola çıkarsak korumacılığın ve plancılığın ülke ekonomisine verdiği tüm zararlara rağmen, liberal politikaların nasıl olup da yerden yere vurulduğuna; devletçi politikaların suçunun liberal politikalara atılarak hem günahtan kurtulmanın, hem rant dağıtımının, hem de koltukların korunmasının bir arada ve başarılı bir şekilde yürütüldüğüne bir çok defalar tanık olmuşuzdur. Bunu en önemli örneği de muhakkak ki özelleştirmelere yönelik eleştirilerin ve saldırganlığın gerçekte haksızca kazanılan rantı savunmak uğrana yapılıyor olmasıdır. Hayek eserinde plancılığın belli bir kesimin yörüngesine girerek ve bu kesimin çıkarlarının diğerlerinden üstün tutularak korumacı anlayışın hem ekonomiye hem de birey özgürlüğüne vurduğu darbeyi açıklamakta ve plancılığın kölelik yolunu bir refah yolu olarak sunmasını eleştirmektedir.
Plancılık heveslerinin bir tür özgürlük-güvenlik ikilemi içinde sunulması Hayek’in dikkatinden kaçmamıştır. Ekonomik özgürlüğün yerini ekonomik güvenliğe bırakması sürekli olarak özgürlük alanını daraltırken, devletin ekonomik refahı sağlamadaki yetersizliği daha çok güvensizlik oluşturmuştur. Ancak politikacılar ve plancı anlayışın her daim var olmuş savunucuları Hayek’in kitabının çeşitli yerlerinde belirttiği gibi propaganda ve manipülasyon yetenekleri ile suçlarını rahatlıkla örtebiliyorlar. Elbette bu suçtan kurtulmak sadece inkarcılıkla da olmuyor. Bir günah keçisi bulmak gerekiyor ki bu da her zaman için refah, zenginlik ve özgürlüğün yegane temsilcisi liberalizm ve onun ekonomik düşüncesi oluyor.
Devletin yanlış politikalarının, himayecilik ve kayırmacılık anlayışının yarattığı rüşvet, yolsuzluk ve yozlaşma pervasızca iş adamlarının, liberal ekonomistlerin ve liberal ilkelerin savunusundan hiç vazgeçmeyen bu yüzden de plancıların-hem sağ hem sol kolektivizmin-baş düşman olarak gördükleri özgürlükçü aydınların üzerine atılıyor. Üstelik literatürdeki anlamları açık ve net olan ve birbirleriyle örtüşmesi, birbirini desteklemesi hiç de mümkün olmayan liberalizm ve emperyalizm eşdeğer tutularak liberal siyasi ve ekonomik ilkeler etrafında bir tür nefret ağı kuruluyor.
Plancılıkla ilgili olarak Hayek’in en önemli saptamalarının sosyalizm ve faşizmin aslında aynı temellere dayalı olduğuna ilişkin değerlendirmeleri olduğunu söyleyebiliriz. Nazizimin Stalinizmden hiç de ayrı bir ideoloji olmadığını ve en nihayetinde faşizmin ve sosyalizmin bir araya geldiğini ilerici görüşlülükle bize aktarırken, Hayek’in bu düşüncelerinin savaş sonrası dünyada etkili olacak bir birlikteliği daha o zamandan ortaya koyduğunu görüyoruz. Ortadoğu ve Latin Amerika’da milliyetçilik ve sosyalizmin kolkola yürüyüşünü ve artık tek bir ideolojik anlayışı, totaliterizmi temel aldıklarını bilmek bize Hayek’in haklılığını tüm gerçekliğiyle sunuyor. Aslında, çok da uzağa gitmeye gerek yok, bir üçüncü dünya ülkesi değil gelişmekte ve liberalleşmekte olan Türkiye’ye baktığımızda bunun en çarpıcı örneğini görüyoruz.
Son yılların sosyalizm-faşizm temelli ideolojisi ulusalcılık, hemen her alanda kolektivist fikirlerin savunuculuğunu yapmakta, ülkeyi içe kapalı bir kutu haline sokmanın, onu dünyadan soyutlayıp yalnızlaştırmanın yolunu açmak için tüm çabasını ortaya koymaktadır. Başlangıçta birbirine çok uzak olduğu izlenimini veren bu ideolojilerin, bir zamanlar karşılıklı olarak birbirinin kanını dökmeye varan kavgalarını bir tarafa koyarak kolkola yürümesi bir tek şekilde açıklanabilir: Bireyciliğe ve gelişmekte olan özgürlükçü anlayışa dolayısıyla liberalizme olan düşmanlık. Tarih totaliterizmin bu iki farklı ama bir o kadar da benzer ideolojilerinin birlikteliğine şahit olmuştur. O halde liberalleşen Türkiye’de ulusalcılığın veya benzer akımların böylesine var olabilmesini yadırgamamak gerekir. Yapılması gereken tarihin tecrübelerini göz önünde bulundurarak liberal ilkelere daha da sıkı sarılmaktır. Bazı felaketleri muhakkak olarak yaşamak zorunda değiliz, Hayek ve diğerlerini takip ederek de tehlikeyi savuşturabiliriz. Köleliğe giden yola sapmadan özgürlüğün değerini keşfedebiliriz. Hayek bize bunu öğretiyor işte.
2. ORTAK AKIL VE TOTALİTER/KOLLEKTİVİST DÜŞÜNCE ÜZERİNE ELEŞTİRİLER
Hayek, “Kölelik Yolu”ndaki savunusunu ekonomi ve plancılık tartışmaları temeline oturtsa da siyasal özgürlük konusuna da yeteri ölçüde değinmekte, ortak akıl denen müphem kavramın ne tür bir sahte mantığa dayandığını da açıklamaktadır. Aklı neredeyse putlaştıran pozitivist ve realist/rasyonalist anlayışın aslında sorunları çözmek bir yana daha büyük sorunlara ve hatta felaketlere yol açtığını; kollektivist zihniyetin toplumlaştırma savını bertaraf ederek, farklı anlayışların özgürce savunulduğu yerlerde fikirlerin tüm topluma mal olduğunu, ortak aklın ise tek aklın tüm toplumu esir almasıyla bireyselleştiğini savunuyor Hayek.
Türkiye’de resmi ideolojiyi savunan ya da en azından ondan rant elde eden kesimin yaklaşımları, bize bu tür bir saplantının ipuçlarını veriyor. Kürt sorunu, Türban sorunu, Ermeni sorunu vb. konularda farklı yaklaşımları kabul edemeyen kesimler fikir özgürlüğünü dahi bir rejim ve güvenlik sorunu olarak ortaya koymaktadır. Farklılığı ezmek ve kolektivist-otoriter anlayışı yaymak için siyasi anlamda bir özgürlük-güvenlik ikilemi yaratmakta ve on yıllar önce belirlenmiş politikalara bugün de sorgusuz sualsiz boyun eğmemizi istemektedirler. Belli bir konuda bir kadronun belirlediği fikirlere karşı fikir belirtmek, kimi zaman bunu ima bile etmek, bir suç sayılıyor. Böyle bir ortamda fikirlerin sosyal alanı kapladığını söylemek bir kara mizah örneği teşkil etmektedir. Böyle olunca da totaliter anlayışın savunuculuğunu yaparak güvenlik alanını genişletmek için özgürlük alanını daraltma çabaları bir anda farklılıkların bastırıldığı ve tek tip düşünce ve birey yaratma heveslerinin canlandığı bir arenaya dönmektedir.
Hain, satılmış, kökü dışarıda denilen aydınlar bir anda hedef tahtası haline getirilmekte ve özgürlüğün yok edilmesiyle bir taraftan güvenliğin sağlanacağı ya da fikirlerin ortak akla dayanacağı masalıyla insanlar avutulmaktadır. Fikirlerin nasıl bir özgürlük sorununa ve bireyselliğe yol açtığı sorusu ise cevapsız kalmakta, devletin tarafsızlığı zedelenerek bir tarafın diğer tarafa üstünlüğü ve zor kullanma gücü elde ettiği görülmektedir. Yani, kimi bireyler toplumun üzerine fikirler inşa etmekte, bunlar birer ilahi hüküm gibi savunulmakta ve korunmaya çalışılmaktadır. İlahi kitapların bile değişik yorumları yapılabilirken devletçi tezlere karşı en ufak ima bir anda karalama kampanyalarıyla karşılaşmakta, bunun yeterli olmadığı yerlerde zora başvurulmakta ve insan onuru umursamaz bir şekilde çiğnenmektedir. Üzerine gerçekçi olmayan ve özgürlüğü hiçe sayan güvenlik korkusu sarılan insanlar ise sağ ve sol kolektivizmin otoriter yaklaşımlarına boyun eğmekte ve hatta bunları destekleyebilmektedirler.
İkilemi uluslar arası alana taşıdığımızda ise karşımıza 11 Eylül saldırılarının ardından Avrupa ve ABD’de Müslümanların yaşadığı sıkıntıların da benzeri bir otoriter anlayışın nasıl oluyor da en liberal denen ülkeler de bile gerçekleştiğini gösteriyor. Demokratikleştirme adı altında yapılan ve bir tür kendine benzetme operasyonları uluslar arası alanda bir tür pozitivizme işaret etmektedir. Üstelik bunun liberal ilkeler şemsiyesi altında yapılması bir tür tehlike olarak algılanmalıdır. Zira, liberalizm zoru yıkmaya dayalı bir ideolojidir ve onun bizatihi zora başvurularak yayılmaya çalışılması da bir tür totaliter zihniyetin ürünüdür. Bu açılardan bakılınca konunun ehemmiyeti bize Hayek’in haklılığını bir kere daha gösterirken, dünyanın ve bilhassa Türkiye’nin yüzyılın bu çok önemli düşünürünü anlamadığını ve köleliğe giden yolun tıkılması için yapılması gereken daha çok iş olduğunu gösteriyor.
SONUÇ
Hayek, “Kölelik Yolu” isimle eserini yazarak, bilerek ya da farkında olmadan, sürekli kendini tekrarlayan bir tarihsel gerçeğe işaret etmiştir: özgürlüğü elde etmek tek başına hiçbir şey ifade etmez. Özgürlük sürekli tehlike altındadır ve bu tehlikenin baş sorumluları olan kollektivistler göz boyayan vaatlerle bize eşitlik ve refah masalları sunmakta; bizi köleliğe giden en kestirme yola sokarak bireyin kutsallığını yok edecek ve onu bir araç haline getirecek politikaları uygulamak için hiçbir fırsatı kaçırmamaktadırlar.
Yazılmasından altmış küsur yıl sonra bile hala haklılığını sürdüren, defalarca okunması ve her fırsatta kolektivist tehlikeye karşı anlatılması gereken fikirlerle dolu bir kitap Hayek’in eeri. Hayek, tehlikenin adını koyuyor: “Kölelik Yolu”. Bu yüzden günümüzün Türkiye’si ve dünyası için bulunmaz bir fırsat, üstelik öyle birkaç sayfada ve bir iki başlık altında anlatılamayacak türden kapsamlı ve derinlikli fikirlerle dolu.
| < Prev | Next > |
|---|









