gototopgototop

Yaşamak İstiyorum

E-mail Print PDF
Share
There are no translations available.

10 Kasım 2008'de Derin Düşünce'de  Yayınlandı
Yorumlayan: Hasan Demiroğlu
109136_2



“Devlet dediğin şey nedir? Büyük bir kitlenin hesabına çalışan bir hizmetçi… Kitleyi rahat ettirmek için düşünülmüş bir kolaylık. Bu elektrik ya da su tesisatından farklı bir şey değil. İnsanlara musluk suyu için yaşamalarını söylemek komik olmaz mı?”

Ayn Rand, “Kira” isminde bir genç kızın Sovyetler Birliği’nin ilk yıllarında yaşadıklarını anlattığı ve adına “Yaşamak İstiyorum” koyduğu kitabının önsözünde “bu kitap yalnızca Sovyetler için değil, bütün kolektivist yapılar için yazılmıştır”   yazmıştı. Hayatın, ekonominin, insanların nasıl besleneceğinin bile “bizim iyiliğimiz için” planlandığı bir ülkede hayatın ne kadar anlamsızlaştığı ve zorlaştığı, bu zorlaşan ve anlamsızlaşan hayat içerisinde insanların en temel hakları olan yaşamaktan ne kadar mahrum bırakıldıkları ve üstüne de bundan ne kadar nefret ettikkleri Kira’nın yaşamı üzerinden anlatılıyor.  

Ayn Rand, St. Petersburg’da doğdu. Yahudi kökenli bir ailenin üç çocuğundan biriydi. 21 yaşındayken Amerika’ya geldi. Çocukluğundan bu yana felsefeye, sanata ve edebiyata ilgi duyuyordu. Daha yedi yaşındayken kısa oyunlar ve hikayecikler yazmaya başladı. Üniversiteye başladığı yıllarda Edmond Rostand, Friedrich Schiller ve Fyodor Dostoevsky  ve Aristoteles ile tanıştı. Anti-sovyet fikirlerini bir günlükte tutmaya başladı. Rand, 21 yaşında akrabalarını ziyaret etmek için geldiği Amerika’dan bir daha asla geriye dönmedi. Ayn Rand, daha doğrusu Alissa Zinovievna Rosenbaum belki de Kira karakteriyle bu kitapta kendi hayatını anlatıyordu.  

Kira; hedefleri olan, aykırılığı seven, Tanrı’ya inanmayan, devlete ve kolektivist bütün anlayışlara karşı olan bir kadındır.
Read More

Babası “devrimden” önce gayet zengin bir iş adamıyken Bolşeviklerin tasfiye politikası yüzünden tüm malından olmuş ve uzak bir yere ailesiyle birlikte gitmek zorunda kalmıştır. Yeni rejim oturunca ve artık başka şans da kalmayınca Petrograd’a geri döner. Kitap bu şehrin ve bu şehre giden bir trenin betimlemeleriyle başlar. Asit-fenik kokan bir şehirdir artık Büyük Petro’nun şehri. Lenin’in ölümünden sonra bütün karşı çıkmalarına rağmen bütün Sovyet şehirleri gibi Lenin heykelleri ile doldurulmuş bir şehirdir Petrograd. Büyük Petro’nun neredeyse bataklık olan ve üzerinde sadece birkaç Barbar kabilenin yaşadığı yere kurarak “deli” lakabını hak ettiği şehir.. Petrograd..

Ülke her yönüyle Komunist Parti’nin “mülkiyetidir”. Ülkede insanların nasıl düşüneceğine, nasıl eğitim alacağına Sovyetler karar vermektedir. Muhalefetin en küçüğüne bile tahammül edemeyen ve bilimi, felsefeyi kendi idealojisini meşru bir zemine oturtma amacı için bir araç olarak kullanan bir devlettir Sovyetler. Hatta daha da ileriye giderek, Amerikan filmlerine “Komunist dublaj” yaparak, sanki Amerika’da da Komunizm yükselişteymiş, “emekçi halk” sömürülüyormuş ve insanlara sırf fakir oldukları için kötü davranılıyormuş gibi anlatılıyordu. Gazeteler, tiyatrolar, sinemalar, müzik çalışmaları tamamen Sovyetlerin elindeydi. Her kolektivist yapı gibi, yaşama dair olan her şey onlar için aslında idealoji için kullanılması gereken araçlardı. Hatta yeri geldiğinde insanın kendi hayatı bile bir araçtı..

Kira ise yaşamak istiyordu..

Kendi gibi “yaşamak isteyen” bir “yol arkadaşı” buldu bir süre sonra kendine.. Leo Kovalensky. Leo, devrime karşı çıkan bir ailenin çocuğu olduğundan hayatının bu faşist imparatorlukta düzgün gitmesi zaten mümkün olmuyordu. Kira ile tanışınca bu durum daha da şiddetlendi. İkisi de artık tek bir şey istiyordu: Avrupa’ya gitmek. Gitmek ve bu ellerinden gelse insanların göz rengini bile “onların iyilikleri adına” kendi karar verecek olan pis düşüncenin anavatanından kurtulmak.

Komunist devlet, “insanların ihtiyaçlarını karşılamak” gibi belirsiz bir taban üzerine inşa edilmişti. Her türlü kalitesizliğin adına “Sovyet” denmeye başlamıştı. Eğer bir kibrit bir türlü yanmıyorsa ona “Sovyet kibriti” deniyordu. Eğer kömür yeterince yanmıyorsa adı Sovyet kömürü oluyordu. Devlet henüz dile kemik takamamıştı, halkın ince espri zekasına bir engel koymayı başaramadı. Kira ve Leo, öncesinde onlara ait olan, ancak sonradan devletin “her aile için bir oda yeterlidir” kararıyla üç aileyle daha paylaşmak zorunda kaldıkları kötü bir evde yaşıyorlardı. Leo, çevirmenlik yapıyordu. Nefret ettiği kitapları çevirerek hayatını kazanıyordu.. Belli oranda yemek, kömür ve mum.. Sovyetlerde hayat buydu.

İhtiyaçlarımızı onlar karşılayacağı için, neye ihtiyaç duyacağımıza da onlar karar verecekti.  

Leo  Avrupa’ya kaçma hayalleri için bir plan yaptı ve Komunist bir partiliyle iş birliği yaparak erzak kaçakçılığına başladı. Komunist ekonomi çuvallayınca, devlet “yeni ekonomi siyaseti” adı altında küçük işyerlerine izin vermeye başlamıştı. Komunist Parti üyesi erzak treninden bazı kasaları kullanılamayacak halde olduğunu söylerek çalıyor ve Leo’ya ait olan yerde satıyorlardı. İşin içinde başka kişiler de vardı.  

Kitap, bu karışık ve umutsuz hayatlardan umuda gitmek ve “yaşamak isteyen” bu iki gencin ve onlara sonradan eklenen sıkı Komunist Andrei’nin hayatlarını anlatıyor. Yaşamın yüceliğini, asla bir merkezi odak tarafından planlanmaması gerektiğini ve planlı ekonomilerin, kolektivist devletlerin halka düzgün bir yaşam sunamadıklarını kanıtlıyor.

“20. yüzyılda ne olmuştu?” diye soran herkesin tekrar tekrar okuması gereken bu kitap Türkiye’de Plato Yayıncılık’tan çıktı. Liberalizmin felsefi yanı olan objektivizmi anlamak ve iyi bir roman okumak için kesinlikle önerilebilinecek bu kitap Ayn Rand’ın ikinci eseridir ve 1936 yılında Amerika’da yayımlanmıştır. İngiltere’de de basımı yapılan kitap özellikle bu ülkede çok beğenilmiştir.

Kitapta sıkça tekrarlanan bir veda cümlesiyle bu kitabı size tavsiye ederim: “Ölmezseniz ve unutmazsanız” mutlaka okuyun.
 
Son Yazılar

3H Menü

LiberAlem Kış

kapak180