There are no translations available.
8. Liberal Hukuk Anlayışı

Liberalizmin hukuk çatısı altında özgürlük anlayışının veya keyfî cebir kullanımına yer vermemeyişinin manası, bu bağlamda “hukuk” ve “keyfî” kelimelerine verilen anlama dönüşür. Kısmen bu ifadelerin kullanımındaki farklılıklardan dolayı, liberal gelenek içinde iki akım arasında bir fikir ayrılığı vardır. Kıta Avrupası liberallerinin bir çoğu ve Jeremy Bentham’a göre, Bentham’ın da ifade ettiği gibi, “her yasa bir özgürlük ihlali olduğundan, her yasa bir kötülüktür.” John Locke gibi düşünenlere göre ise özgürlük ancak hukukun çatısı altında var olabilir. (Locke’un ifadesiyle, “zira, diğer herkesin keyfî iradesi kendisi üzerinde despotça hükmediyor iken, kim özgür olabilir ki ?”)
Elbette, doğrudur ki, kanun özgürlüğü imha etmek için kullanılabilir. Ancak, yasamanın her ürünü John Locke, David Hume, Adam Smith, Immanuel Kant veya sonraki İngiliz Whig’lerinin özgürlüğün himayesi olarak kabul ettikleri anlamda bir yasa değildir. Onlar özgürlüğün vazgeçilmez himayesi olarak hukuka dair konuştuklarında, akıllarındaki şey, yasama otoritesince yayınlanan her emir değil, ama sadece özel hukuku ve ceza hukukunu teşkil eden âdil davranış kurallarıydı. Hükümetçe uygulanan kuralların Britanya liberal geleneğinde özgürlüğün koşullarını tarif etmek için kullanıldığı anlamıyla yasa olarak nitelenebilmesi için, İngliz Örf ve Adet Hukuku (Common Law) gibi bir hukukun mecburen sahip olması gereken, ama yasama meclisi ürünlerinin illaki sahip olmaya ihtiyaç duymadığı, belirli vasıflara sahip olması gerekmişti: bu kurallar, bilinmeyen sayıdaki gelecek zamana ait misallere tamamen benzer şekilde uygulanabilen, bireylerin koruma altındaki alanını tanımlayan ve bu yüzden belirli emirlerden ziyade, esas itibariyle yasaklamalar niteliğine sahip genel bireysel davranış kuralları olmalıdırlar. Bu nedenle, bu kurallar, aynı zamanda, özel mülkiyet kurumundan ayrılmazdırlar. İşte bu âdil davranış kurallarınca belirlenen sınırlar dahilinde, bireyin bilgisini ve yeteneklerini kendisine uygun görünen herhangi bir tarzda kendi maksatlarının takibinde kullanmak için özgür olması gerekliydi.
Bu suretle, cebrî hükümet yetkilerinin bu âdil davranış kurallarının icrası ile sınırlandırılmış olduğu farzedildi. Bu anlayış, liberal geleneğin aşırı bir kanadı dışında, hükümetin vatandaşlara diğer bazı hizmetleri de sunmasına engel olmaz. Bu sadece, hükümetten diğer hangi hizmetleri tedarik etmesi için talepte bulunulmuş olursa olsun, bu gibi amaçlar için ancak kendi tasarrufuna sunulmuş kaynakları kullanabileceği, ama özel vatandaşa (private citizen) karşı güç kullanamayacağı anlamına geldi; veya diğer bir deyişle, vatandaşın kişiliği ve mülkiyeti hükümet tarafından belirli amaçlarının muvaffakıyeti için bir vasıta olarak kullanılamaz.
Bu anlamda, yeteri kadar yetkilendirilmiş yasama meclisinin bir kanunu bir diktatörün kanunu kadar keyfî olabilir, gerçekten de, belirli kişilere ya da gruplara yönlendirilmiş ve bir evrensel uygulanabilirlik kuralını takip etmeyen herhangi bir emir veya yasaklama keyfî olarak addedilebilir. Böylece, terimin eski liberal gelenekte kullanıldığı anlamıyla, bir cebir fiilini keyfî yapan şey, onun hükümetin özel gayesine hizmet etmesidir. Bu, bütün diğer tatbik mevkiine konmuş âdil davranış kurallarının hizmet ettiği, kendi kendisini üretici genel bir faaliyet düzeninin muhafazası için gereken bir evrensel kural tarafından değil, ama belirli/özel bir irade fiilince belirlenir.
9. Hukuk ve Faaliyetlerin Kendiliğinden Düzeni
Liberal teorinin âdil davranış kurallarına yüklediği önem, her biri kendi bilgisi temelinde kendi amaçlarını takip eden, farklı bireyler ve grupların kendi kendisini üretici veya kendiliğinden faaliyet düzeninin muhafazası için zarurî bir koşul olduklarının kavranmasına dayalıdır. En azından, liberal teorinin on sekizinci yüzyıldaki büyük kurucuları David Hume ve Adam Smith çıkarların doğal bir ahengini varsaymadılar, fakat daha doğrusu, farklı bireylerin farklı çıkarlarının uygun davranış kurallarına riayet edilerek uzlaştırılabilir olduğunu ileri sürdüler; ya da çağdaşları Josiah Tucker’in ifade ettiği gibi, “İnsan doğasındaki evrensel saik (mover), yani kendi faydasını düşünme (self-love), kendi çıkarını takip etmeye yönelik göstereceği çabalarla kamu çıkarını teşvik edecek… şekilde bir istikamet alabilir.” Bu on sekizinci yüzyıl yazarları gerçekten de ekonomik düzen araştırmacıları oldukları kadar hukuk filozoflarıydılar da ve onların hukuk anlayışı ile piyasa düzeni teorileri birbirine yakından bağlantılıdır. Onlar, anladılar ki, ancak belli hukuk ilkelerinin kabulü, bilhassa özel mülkiyet kurumu ve sözleşmelerin uygulanması, ayrı ayrı bireylerin faaliyet planlarının öyle bir karşılıklı intibakını temin eder ki, bütün bu bireyler şekillendirdikleri faaliyet planlarının gerçekleştirilmesi için iyi bir fırsata sahip olabilirler. Daha sonra ekonomik teorinin açık seçik göz önüne serdiği gibi, farklı bilgi ve hünerlerini kendi gayelerinin hizmetinde kullanıyorlar iken, insanları birbirlerine hizmet etmeye muktedir kılan şey bireysel planların işte bu karşılıklı intibakı idi.
Bu nedenle, davranış kurallarının işlevi, bireysel çabaları kararlaştırılmış belirli amaçlara göre intizama koymak değil, ama her bir kişinin kendi gayelerinin takibinde diğerlerinin çabalarından mümkün olduğunca istifade etmeye muktedir olması gereken genel bir faaliyet düzenini temin etmektir. Böyle bir kendiliğinden düzenin oluşumuna yardım eden kurallar geçmişteki uzun tecrübenin mahsulü kabul edildi. Ve bu kuralların geliştirilebilir addedilmelerine rağmen, yeni deneyimin arzu edilir olarak gösterdiği gibi, bu gelişmenin yavaşça ve adım adım ilerlemesi gerektiği düşünülmüştü.
Böyle bir kendisini üretici düzenin en büyük faydası sadece, bencilce ya da diğergamca olsun, bireyleri kendi amaçlarını takip etmede serbest bırakması değildi. Ayrıca, bu farklı bireylerin bilgisi şeklinde var olan ve mümkün hiçbir yolla tek bir yönlendirici otoritece sahiplenilemeyecek, geniş çapta dağınık özel yer ve zaman şartları bilgisinin kullanımını mümkün kılan şey, bu düzendi. Bilinen herhangi bir yolla meydana getirilebilecek toplumun toplam üretimi kadar büyük bir üretime sebep olan şey, özel olgulara ait bu bilginin merkezden güdümlü bir ekonomik faaliyet sistemi altında mümkün olandan daha fazla şekildeki işte bu kullanımıdır.
Ancak, böyle bir düzenin oluşumunun, uygun hukuk kurallarının kısıtlaması altında işleyen, piyasanın kendiliğinden güçlerine bırakılmasının daha kapsamlı bir düzeni ve özel koşullara daha tam bir intibakı sağlamasına karşın, bu aynı zamanda, bu düzenin hususî muhteviyatının bilinçli iradeye tâbi olmadığı ama ekseriyetle raslantıya bırakıldığı anlamına gelir. Hukuk kuralları çerçevesi ve piyasa düzeninin oluşumuna hizmet eden bütün muhtelif hususî kurumlar bu düzenin belirli bireyler ya da gruplar üzerine özel etkilerini değil, ama sadece genel ya da soyut karakterini belirleyebilir. Bu düzenin gerekçelendirilmesi herkes için artan fırsatları ve her bir kişinin konumunun büyük ölçüde kendi çabalarına bağlı kılınmasını içeriyor ise de, bu düzen yine de her birey veya grup için sonucu, ne onların ne de herhangi başka birisinin kontrol edemeyeceği, aynı zamanda beklenmedik şartlara bırakır. Bu yüzden, bir piyasa ekonomisinde kendisi vasıtasıyla bireylerin payının belirlendiği bu süreç, Adam Smith’ten bu yana, sıklıkla her bir kişi için sonuçların kısmen yeteneğine ve çabasına kısmen de tesadüfe bağlı olduğu bir oyuna benzetilmektedir. Bireylerin bu oyunu oynamak için nedenleri vardır, çünkü bu oyun bireysel payların içinden alındığı havuzu, herhangi başka bir yöntemin yapabileceğinden daha büyük hale getirir. Ancak aynı zamanda, bu oyun her bireyin payını her türden raslantıya tâbi kılar ve kesinlikle bu payın kişisel hünerlere veya bireysel gayretlerin diğerlerince takdirine her zaman tekabül ettiğini garanti etmez.
Bu durumun meydana getirdiği, liberal adalet anlayışının daha ileri seviyedeki meseleleri üzerinde düşünmeden önce, liberal hukuk anlayışının içinde şekillendirildiği belirli anayasal ilkeleri göz önünde tutmak gereklidir.
10. Doğal Haklar, Kuvvetler Ayrılığı ve Egemenlik
Cebir kullanımının genel âdil davranış kurallarının uygulanması ile sınırlandırılmasına dair temel liberal ilke bu açık şekliyle nadiren ifade edilmektedir, fakat genellikle karakteristik liberal anayasacılığın iki anlayışı ile ifadesini bulmaktadır; (aynı zamanda temel haklar ya da insan hakları olarak tanımlanan) bireyin feshedilemez veya doğal hakları anlayışı ve kuvvetler ayrılığı anlayışı. 1789 Fransa İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’nin ifade ettiği gibi, aynı zamanda liberal ilkelerin en etkili ve en veciz ifadesi olarak: “Hakların emniyetle garanti edilmediği ve kuvvetler ayrılığının belirlenmediği bir toplum anayasaya sahip değildir.”
Bununla birlikte, “özgürlük, mülkiyet, güvenlik ve baskıya direnme” gibi belirli temel haklar ve daha özel bir şekilde düşünce, ifade, toplanma ve basın hürriyeti gibi, ilk kez Amerikan Devrimi esnasında meydana çıkan özgürlüklerin bilhassa garanti altına alınması fikri, genel liberal ilkenin, özellikle önemli olduğu düşünülen ve, sayılmış haklarla sınırlı olarak, genel ilke kadar ileri gitmeyen belirli haklara yönelik sadece bir uygulanmasıdır. Bu hakların, sadece genel ilkenin özel uygulamaları olması, bu temel hakların hiçbirisinin mutlak bir hak olarak işleme tutulmamaları, ama hepsinin sadece genel yasalar tarafından sınırlandırılmadıkları kadarıyla genişledikleri gerçeğinden doğar. Ancak, en genel liberal ilkeye göre hükümetin bütün cebri faaliyetinin bu türden genel kuralların uygulanması ile sınırlandırılmış olması gerektiğinden, herhangi bir himaye edilen haklar kataloğu veya beyannamesinde listelenmiş bütün temel haklar ve böyle belgelerde asla somutlaştırılmamış diğer pek çoğu bu genel ilkeyi ifade eden tek bir hüküm ile emniyet altına alınabilir. Ekonomik özgürlük için doğru olduğu gibi, şayet bireylerin faaliyetleri belirli yasaklarla (veya belirli izinlerin gerekliliği) ile değil ama sadece herkese eşit bir şekilde uygulanabilir genel kurallarla sınırlandırılabilirse, diğer bütün özgürlükler de korunabilir.
Aslî anlamındaki kuvvetler ayrılığı ilkesi, aynı zamanda, aynı genel ilkenin bir uygulamasıdır; ama yalnızca, yasama, yargı ve yürütme arasındaki ayrımda “hukuk” terimi, ilkeyi ilk kez ileri sürenlerin yaptığı gibi, âdil davranışın genel kuralları dar anlamıyla kavrandığı sürece bu böyledir. Yasama meclisi, yasaları sadece bu dar anlamıyla kabul ettiği müddetçe, bu türden genel kurallara itaati sağlamak için, mahkemeler cebir kullanımını ancak emredebilir (ve yürütme de ancak uygulayabilir). Bununla birlikte, bu sadece yasama kuvveti (John Locke’un kanaatince olması gerektiği gibi) dar anlamıyla kanun vazetmekle sınırlandırıldığı müddetçe doğru olur, fakat eğer, yasama meclisi uygun gördüğü emirlerden herhangi birisini yürütmeye verebiliyor ise ve yürütmenin bu minvalde yetkilendirilmiş herhangi bir icrası meşru addedildiyse doğru olmaz. Yasama meclisi olarak adlandırılan temsilci meclisin, bütün modern devletlerde olduğu gibi, yürütme faaliyetini muayyen meselelere yönlendiren en yüksek hükümet otoritesi olduğu ve kuvvetler ayrılığının tamamiyle yürütmenin bu şekilde yetkilendirilmediği herhangi bir şeyi yapmaması gerektiği anlamına geldiği yerde, bu, bireysel özgürlüğün, terimi liberal teorinin kullandığı, dar anlamındaki yasalar tarafından sınırlandırılmasını temin etmez.
Kuvvetler ayrılığının orijinal anlayışında ima edilen yasama yetkilerinin sınırlandırılması, aynı zamanda, herhangi bir sınırlandırılmamış vaya egemen gücün, ya da en azından herhangi bir örgütlenmiş güç otoritesinin her istediğini yapabilmesi fikrinin bir reddini ima eder. Çok açıkça John Locke’ta ve tekrar ve tekrar sonraki liberal doktrinde görülen, böyle bir egemen gücü kabule yönelik reddediş, günümüzün hâkim yasal pozitivizm anlayışları ile bu orijinal anlayışın çatıştığı esas noktalardan birisidir. Bu anlayış, bütün örgütlenmiş gücün bu türden sınırlandırılmasının, genel kanaatin yetkilendirmediği türden bir faaliyete girişen, herhangi bir güce (veya örgütlenmiş iradeye) bağlılığı reddeden bir genel kanaat durumunca meydana getirilebileceği gerekçesiyle, bütün meşru gücün tek bir egemen kaynaktan veya örgütlenmiş bir “irade”den türetilmesi mantıkî zorunluluğunu reddeder. Genel kanaat gibi bir gücün dahi, belirli irade fiillerini formülleştirebilme yeteneğinde olmasa da, yine de bütün hükümet organlarının meşru gücünü belirli genel vasıflara sahip faaliyetlerle sınırlandırabileceğine inanır.
| < Prev | Next > |
|---|









