|
Düşünce özgürlüğü, anlam itibariyle siyasi çağrışımlar yapsa da, düşünce özgürlüğünü savunanların sadece siyasi alandaki engellerle değil, özgür düşünce önüne koyulmuş her türlü setle savaşması gerekiyor. Tabu haline getirilmiş fikir ve davalar bu konudaki en büyük sıkıntı.
Türkiye’de iki tip zihniyet çok yaygın. Genel isimleriyle zikretmek gerekirse, ki ben iki isme de sıcak bakmıyor ve bu zihniyetleri adlandırmada eksik-yanlış olduklarını düşünüyorum, bunlar Kemalistlik ve muhafazakârlık.
Kemalizmin, zaten dogmalara dayalı bir düşünce biçimi olması ve günümüz şartlarında başka türlü ayakta kalamayacak olması, ezberci sistemini haklı çıkarmasa da, mantıklı kılar. Bugün Kemalist olduğunu söyleyen herhangi biriyle tartışmaya girdiğinizde, söyleyeceklerini önceden kestirmeniz olasıdır, dolayısıyla tartışma gayet monoton geçecektir. Ders kitaplarında anlatılanlardan ve kulaktan dolma bilgilerden (?) fazlasına sahip olmadıklarından, korku senaryoları ve nefret söylemleriyle konuşmaktan başka çareleri yoktur.
Diğer tarafta, ülkenin Müslüman – Sünni – Dindar kesimini adlandırmak için kullanılan muhafazakârlık var. Bu kelimenin, normal şartlar altında, cumhuriyetle birlikte yok edilmeye çalışılan kültürü muhafaza etmek anlamına gelmesi gerekirken, dindarlar kendi kabuğuna çekildi ve fikirlerini dogmalaştırmaya başladılar.
Bir tür “ben bilmem, hocam bilir” yaklaşımıyla büyüyen bu tabulaşma, dini önderlerin sözlerini tartışılmaz olarak kabul ettiriyor, referans alırken Kuran ve Sünnet yerine, Asr-ı Saadetten sonraki uygulamalara öncelik veriyor.
Örnek üzerinden gitmek gerekirse, özgür düşünceye kasteden bu tehlike, İHH’nın Gazze’ye gönderdiği gemilere İsrail’in yaptığı saldırı sırasında açıkça ortaya çıktı. Fethullah Gülen’in yaptığı açıklamalar, ülkedeyi gruplara ayırdı diyebiliriz. Bunlar; “o diyorsa doğrudur” diyenler, “genelde doğru der, ama bu sefer yanlış” diyenler, “o ne zaman konuşsa, yanlış söyler” diyenler gibi ayrı kategorilere ayrılabilir. Dindar kesim bu ayrımda, maalesef büyük bir çoğunlukla “o diyorsa doğrudur”a yöneldi. Anti-Gülenciler müstesna.
İslâm dini, bir kişinin fikirlerinin herkes tarafından sorgusuz benimsenmesini hoş gören bir din değildir. Kuran ve Hz. Peygamber’in, ısrarla özgür düşüncenin üzerinde durduğunu, öyle ki, Ashab-ı Kiram’dan Hz. Peygamber’e karşı çıkanlar, korkmadan ve çekinmeden fikrini söyleyenler olduğunu, kararların ortaklaşa alındığını biliyoruz. Bu konuda daha fazla bilgi almak isteyenler, konu hakkındaki en ayrıntılı çalışmalardan biri olan ve Zaman Kitap tarafından yayınlanan, Dr. Ahmet Kurucan’ın “İslâm’da Düşünce Özgürlüğü” kitabına başvurabilirler.
Durum böyle olunca, bu dinin savunuculuğunu üstlenmiş kesimin, en basitinden bir olayda dahi tüm vicdani hassasiyetlerini bir kenara bırakıp, dini otorite olarak kabul ettiği birinin fikirlerine tabi olması hem mantıksız, hem de inandıkları şeye aykırıdır. Bu, inandıkları şeylerde giderek daha körleşmelerine ve ictihad kapısının da zamanla tamamen kapanmasına sebep olacaktır. Deyim yerindeyse, dindarların artık muhafazakârlıktan kurtulmaları gerekmektedir.
Kırın Şu İslâm’ın Zincirlerini!
Hz. Peygamber (sa) Bir ticaret toplumu olan Mekke’den bir tarım toplumu olan Medine’ye geldiğinde, o zamana kadar bilmediği bir durumla karşılaşır, insanların hurmaları aşıladıklarını görür ve: "Ne yapıyor bu insanlar?" diye sorar.
"Erkek çiçekleri alıp dişilerini onunla aşılıyorlar" derler.
"Yapmasanız belki de sizin için daha hayırlı olur, bunun bir fayda sağlayacağını sanmıyorum" buyurur. Bunun üzerine insanlar da aşılama işini bırakırlar. O sene hurmalar gerçekten kötü olunca durumu Peygamber"e arzederler, o da şöyle söyler:
"Ben de bir beşerim. Size dininizden bir şey söylersem onu uygulayın. Ama bir görüş bildirirsem, ben de bir beşerim. Siz, dünya işlerini benden iyi bilirsiniz."
Bu olayın, bir Müslümanın hayatına yön vermesi konusunda çok ciddi bir yol göstericiliği vardır. Zira, Hz. Peygamber, kendisinin ve aracılığıyla gelen dinin, insanın tüm hayatına etki etmekle birlikte, dünyevi konuları insana ve onun özgür düşüncesine, bilimine bıraktığını göstermiştir.
Sık sık duyduğum bir soru var. Bana diyorlar ki: Müslüman adamın, ayrı olarak bir liberal kimliğe ihtiyacı olur mu? “İslâm tek başına bize yeter” mantığına sığınıp, düşünmeyi unutmanın tehlikesini, İslâm peygamberi hurma ağaçlarının dökülmesine sebep olarak nasıl da güzel anlatmıştır oysa.
Mustafa Akyol’un İslam-Liberalizm çatışmasızlığını anlattığı köşe yazıları, düşünce yaşamımda önemli bir basamaktı. Yine de, artık batıyı kendimize entegre etmeye çalışmak yerine, dünyadaki tüm bilgilerin aynı kaynaklardan geldiğini hatırlayıp, düşünceyi “doğu-batı” değil, “yararlı-yararsız” olarak ayırmaya başlamalıyız. İslâmı, hangi fikri kabul edip hangisini etmeyeceğimizi sınırlayan ve ufkumuzu daraltan bir unsur olarak görmekten vazgeçip; ufuk açıcı ve özgür düşünceye verdiği önemle yenilikçi yönünü görmeliyiz. İslâm alemi, kendi içinde bile bunu başaramazken, kimsenin kalkıp “Avrupalılar bizi gerici sanıyor” demeye hakkı yok.
Düşünce özgürlüğü, anlam itibariyle siyasi çağrışımlar yapsa da, düşünce özgürlüğünü savunanların sadece siyasi alandaki engellerle değil, özgür düşünce önüne koyulmuş her türlü setle savaşması gerekiyor. Tabu haline getirilmiş fikir ve davalar bu konudaki en büyük sıkıntı.
Türkiye’de iki tip zihniyet çok yaygın. Genel isimleriyle zikretmek gerekirse, ki ben iki isme de sıcak bakmıyor ve bu zihniyetleri adlandırmada eksik-yanlış olduklarını düşünüyorum, bunlar Kemalistlik ve muhafazakârlık. Kemalizmin, zaten dogmalara dayalı bir düşünce biçimi olması ve günümüz şartlarında başka türlü ayakta kalamayacak olması, ezberci sistemini haklı çıkarmasa da, mantıklı kılar. Bugün Kemalist olduğunu söyleyen herhangi biriyle tartışmaya girdiğinizde, söyleyeceklerini önceden kestirmeniz olasıdır, dolayısıyla tartışma gayet monoton geçecektir. Ders kitaplarında anlatılanlardan ve kulaktan dolma bilgilerden (?) fazlasına sahip olmadıklarından, korku senaryoları ve nefret söylemleriyle konuşmaktan başka çareleri yoktur.
|