gototopgototop
3H Hareketi Üyelerinin Blogu

Yüksek Yargının Demokratik Meşruiyeti için EVET! PDF Yazdır e-Posta
Alper Akalın tarafından yazıldı.   
Çarşamba, 08 Eylül 2010 01:45

mesruiyet_sorunu

Yüksek Lisans'tan bir arkadaşım, anayasa paketine dair itirazlarını şu aşağıdaki paragrafta olduğu gibi benimle paylaştı:

"Öncelikle geçici 15.maddenin kaldırılmasının 12 eylül darbecilerinin yargılanması için değil sadece insanların dikkatlerini bu noktaya çekerek, değişikliğin kabul ettirilmeye çalışıldığını düşünüyorum. Bir de tabi seçim günü yargı konusunun zamanaşımına uğraması durumu sözkonusu! Zamanaşımının tam da o gün doluyor olması tuhaf!146.madde değişikliği ki bence en önemli madde bu: Anayasa mahkemesinin 4 asil üyesinin cumhurbaşkanı tarafından seçilmesi, gerikalan 10 tanesinde de son sözü söyleyecek olması! eh geriye kalan üyeleri de meclis seçecek? ... Umarım merakını giderebilmişimdir."

Ben de aşağıdaki metindeki gibi, kendisine bir cevap verdim. Bir çok kemalistin temel itirazlarına bir cevap niteliğinde olduğundan, websitesine de koyalım dedik bu yazıyı. Hukukçu değilim ama konuya az buçuk vakıf arkadaşların değerlendirmelerini de alabilirsem memnun olurum..

 
Muhafazakârlar, İslâm ve Düşünce Özgürlüğü PDF Yazdır e-Posta
Mustafa Aslan tarafından yazıldı.   
Pazar, 05 Eylül 2010 15:22

 

Düşünce özgürlüğü, anlam itibariyle siyasi çağrışımlar yapsa da, düşünce özgürlüğünü savunanların sadece siyasi alandaki engellerle değil, özgür düşünce önüne koyulmuş her türlü setle savaşması gerekiyor. Tabu haline getirilmiş fikir ve davalar bu konudaki en büyük sıkıntı.
Türkiye’de iki tip zihniyet çok yaygın. Genel isimleriyle zikretmek gerekirse, ki ben iki isme de sıcak bakmıyor ve bu zihniyetleri adlandırmada eksik-yanlış olduklarını düşünüyorum, bunlar Kemalistlik ve muhafazakârlık.
Kemalizmin, zaten dogmalara dayalı bir düşünce biçimi olması ve günümüz şartlarında başka türlü ayakta kalamayacak olması, ezberci sistemini haklı çıkarmasa da, mantıklı kılar. Bugün Kemalist olduğunu söyleyen herhangi biriyle tartışmaya girdiğinizde, söyleyeceklerini önceden kestirmeniz olasıdır, dolayısıyla tartışma gayet monoton geçecektir. Ders kitaplarında anlatılanlardan ve kulaktan dolma bilgilerden (?) fazlasına sahip olmadıklarından, korku senaryoları ve nefret söylemleriyle konuşmaktan başka çareleri yoktur.
Diğer tarafta, ülkenin Müslüman – Sünni – Dindar kesimini adlandırmak için kullanılan muhafazakârlık var. Bu kelimenin, normal şartlar altında, cumhuriyetle birlikte yok edilmeye çalışılan kültürü muhafaza etmek anlamına gelmesi gerekirken, dindarlar kendi kabuğuna çekildi ve fikirlerini dogmalaştırmaya başladılar.
Bir tür “ben bilmem, hocam bilir” yaklaşımıyla büyüyen bu tabulaşma, dini önderlerin sözlerini tartışılmaz olarak kabul ettiriyor, referans alırken Kuran ve Sünnet yerine, Asr-ı Saadetten sonraki uygulamalara öncelik veriyor.
Örnek üzerinden gitmek gerekirse, özgür düşünceye kasteden bu tehlike, İHH’nın Gazze’ye gönderdiği gemilere İsrail’in yaptığı saldırı sırasında açıkça ortaya çıktı. Fethullah Gülen’in yaptığı açıklamalar, ülkedeyi gruplara ayırdı diyebiliriz. Bunlar; “o diyorsa doğrudur” diyenler, “genelde doğru der, ama bu sefer yanlış” diyenler, “o ne zaman konuşsa, yanlış söyler” diyenler gibi ayrı kategorilere ayrılabilir. Dindar kesim bu ayrımda, maalesef büyük bir çoğunlukla “o diyorsa doğrudur”a yöneldi. Anti-Gülenciler müstesna.
İslâm dini, bir kişinin fikirlerinin herkes tarafından sorgusuz benimsenmesini hoş gören bir din değildir. Kuran ve Hz. Peygamber’in, ısrarla özgür düşüncenin üzerinde durduğunu, öyle ki, Ashab-ı Kiram’dan Hz. Peygamber’e karşı çıkanlar, korkmadan ve çekinmeden fikrini söyleyenler olduğunu, kararların ortaklaşa alındığını biliyoruz. Bu konuda daha fazla bilgi almak isteyenler, konu hakkındaki en ayrıntılı çalışmalardan biri olan ve Zaman Kitap tarafından yayınlanan, Dr. Ahmet Kurucan’ın “İslâm’da Düşünce Özgürlüğü” kitabına başvurabilirler.
Durum böyle olunca, bu dinin savunuculuğunu üstlenmiş kesimin, en basitinden bir olayda dahi tüm vicdani hassasiyetlerini bir kenara bırakıp, dini otorite olarak kabul ettiği birinin fikirlerine tabi olması hem mantıksız, hem de inandıkları şeye aykırıdır. Bu, inandıkları şeylerde giderek daha körleşmelerine ve ictihad kapısının da zamanla tamamen kapanmasına sebep olacaktır. Deyim yerindeyse, dindarların artık muhafazakârlıktan kurtulmaları gerekmektedir.
Kırın Şu İslâm’ın Zincirlerini!
Hz. Peygamber (sa) Bir ticaret toplumu olan Mekke’den bir tarım toplumu olan Medine’ye geldiğinde, o zamana kadar bilmediği bir durumla karşılaşır, insanların hurmaları aşıladıklarını görür ve: "Ne yapıyor bu insanlar?" diye sorar.
"Erkek çiçekleri alıp dişilerini onunla aşılıyorlar" derler.
"Yapmasanız belki de sizin için daha hayırlı olur, bunun bir fayda sağlayacağını sanmıyorum" buyurur. Bunun üzerine insanlar da aşılama işini bırakırlar. O sene hurmalar gerçekten kötü olunca durumu Peygamber"e arzederler, o da şöyle söyler:
"Ben de bir beşerim. Size dininizden bir şey söylersem onu uygulayın. Ama bir görüş bildirirsem, ben de bir beşerim. Siz, dünya işlerini benden iyi bilirsiniz."
Bu olayın, bir Müslümanın hayatına yön vermesi konusunda çok ciddi bir yol göstericiliği vardır. Zira, Hz. Peygamber, kendisinin ve aracılığıyla gelen dinin, insanın tüm hayatına etki etmekle birlikte, dünyevi konuları insana ve onun özgür düşüncesine, bilimine bıraktığını göstermiştir.
Sık sık duyduğum bir soru var. Bana diyorlar ki: Müslüman adamın, ayrı olarak bir liberal kimliğe ihtiyacı olur mu? “İslâm tek başına bize yeter” mantığına sığınıp, düşünmeyi unutmanın tehlikesini, İslâm peygamberi hurma ağaçlarının dökülmesine sebep olarak nasıl da güzel anlatmıştır oysa.
Mustafa Akyol’un İslam-Liberalizm çatışmasızlığını anlattığı köşe yazıları, düşünce yaşamımda önemli bir basamaktı. Yine de, artık batıyı kendimize entegre etmeye çalışmak yerine, dünyadaki tüm bilgilerin aynı kaynaklardan geldiğini hatırlayıp, düşünceyi “doğu-batı” değil, “yararlı-yararsız” olarak ayırmaya başlamalıyız. İslâmı, hangi fikri kabul edip hangisini etmeyeceğimizi sınırlayan ve ufkumuzu daraltan bir unsur olarak görmekten vazgeçip; ufuk açıcı ve özgür düşünceye verdiği önemle yenilikçi yönünü görmeliyiz. İslâm alemi, kendi içinde bile bunu başaramazken, kimsenin kalkıp “Avrupalılar bizi gerici sanıyor” demeye hakkı yok.

Düşünce özgürlüğü, anlam itibariyle siyasi çağrışımlar yapsa da, düşünce özgürlüğünü savunanların sadece siyasi alandaki engellerle değil, özgür düşünce önüne koyulmuş her türlü setle savaşması gerekiyor. Tabu haline getirilmiş fikir ve davalar bu konudaki en büyük sıkıntı. 

ideaTürkiye’de iki tip zihniyet çok yaygın. Genel isimleriyle zikretmek gerekirse, ki ben iki isme de sıcak bakmıyor ve bu zihniyetleri adlandırmada eksik-yanlış olduklarını düşünüyorum, bunlar Kemalistlik ve muhafazakârlık. Kemalizmin, zaten dogmalara dayalı bir düşünce biçimi olması ve günümüz şartlarında başka türlü ayakta kalamayacak olması, ezberci sistemini haklı çıkarmasa da, mantıklı kılar. Bugün Kemalist olduğunu söyleyen herhangi biriyle tartışmaya girdiğinizde, söyleyeceklerini önceden kestirmeniz olasıdır, dolayısıyla tartışma gayet monoton geçecektir. Ders kitaplarında anlatılanlardan ve kulaktan dolma bilgilerden (?) fazlasına sahip olmadıklarından, korku senaryoları ve nefret söylemleriyle konuşmaktan başka çareleri yoktur. 

 
Referandum Adabı PDF Yazdır e-Posta
Ömer Kaya tarafından yazıldı.   
Cumartesi, 04 Eylül 2010 18:41

Yakın zamanda önümüze sandıklar konulacak ve herkes kendi meşrebine göre bir karar verecek. Şu ana kadar yapılan tartışmaların pek de sağlıklı olduğunu düşünmüyorum. Referandumuna konu olan maddeler incelendiğinde bu referandumun temel mantığı “sivilleşmeye bir adım daha” olarak yorumlanabilir. Zira söz konusu maddelerin önemli ölçüde sivilleşmeye yardımcı olduğu açıktır. Dolayısıyla referandumu bir seçim havasına sokmak, bir partizanlık ekseninde bakmak yapılan yeniliklere karşı bir hakarettir.

free_vote_poster_medSöz konusu maddeler genel Ab ilerleme raporlarından, gerek sivil toplum kuruluşlarından, gerek de bireysel olarak yükselen seslere bir ayna tutmuş durumdadır. Elbetteki önümüze konulan maddeler değişiklik taleplerinin çok az bir kısmını kapsamaktadır fakat “bir şey tamamen yapılamıyorsa tamamen de terk edilemez” kuralınca yapılacak değişikliklere köstek olmak aklın, mantığın kabul edebileceği bir şey değildir. Bir sınavda tüm soruları cevaplayamadığı için yaptıklarını da silen bir öğrencinin ahmaklığı neyse anayasa değişikliğine “Tamamen yapılmadığı için” karşı çıkmak da aynı ahmaklıktır.

 
Avrupa’yı Politikacılarının Elinden Kurtarmak PDF Yazdır e-Posta
3H Hareketi için Gönderilen Bu Makale Klasik Liberal Think-Tank UnMondeLibre.org'dan Sophie Quintin Adalı tarafından yazıldı.   
Pazartesi, 30 Ağustos 2010 06:59

20050702-european-flag1990‘lı yıllların başlarında Avrupa Birliği’nin ulus devleti kurtardığını kabul eden karşıt tez öne sürülmüştü (1). Var olabilmek için, Avrupa’nın daha fazla entegrasyona gereksinimi olduğu tartışılmıştı. Yunanistan’nın uçurumun kenarına gelmiş olması ve ulusal borçların Birliği daha önce hiç görülmemiş şekilde tehdit etmesi, daha fazla entegrasyonunun bu blok için bir çözüm olamayacağı düşüncesini haklı kılmaktadır. Gerçekten ortak pazarın tamamlanmasıyla Avrupa’nın –sosyal pazarının- inşaası, politikacılar ve ideologlar tarafından bedelinin ne olacağı göz ardı edilerek takip edilmişti. Bu bedel şimdi ödenmektedir. Ancak ortaya çıkan krizin değişim için bir katalizör görevi görüp görmeyeceği milyonlarca avroluk bir sorudur.

 
Nasıl Evet, Nasıl Hayır? PDF Yazdır e-Posta
Tennur Katgı tarafından yazıldı.   
Pazar, 29 Ağustos 2010 01:16

 

*Referandum üzerine naçizane politik psikolojik bir değerlendirme

 

referandum2Üzerinden çok geçmedi, bundan 3 ay önce hayırcılar ve evetçiler şeklinde net biçimde ikiye bölünmüş bir toplum yoktu. Pazar günü tanık olduğum gibi CHP Mitingi’nden çıkmış CHP’lilerin, Mecidiyeköy’deki AKP standını çok uzaklardan fark edip, ellerindeki bayrakları kaldırarak ‘‘Hayır’’ diye bağırması benzeri görüntülere rastlayıp, şaşıramazdınız. Çünkü o insanlar bu davranışlarıyla anayasa değişikliklerine tepki vermiyorlardı, standta oturanlar referandumda oylanacak maddeler değil de insan oldukları için, aslında evet diyenlere hayır demiş oluyorlardı: ‘‘Evet diyen insanların varlığına hayır!’’ Tartışmalar anayasa değişikliğinin fikirsel düzleminden çıkıp insani boyuta taşındı; hayırcı insanların evetçi insanlara hayır demesi ya da tam tersi gibi bir hal aldı. Farklı ideolojilere sahip siyasi liderlerin böyle tartışmalar yapmalarına, anayasa değişikliği yapılmasını istemeleri veya bu değişikliğe karşı çıkmalarına, yer yer üsluplarının çirkinleşmesi siyasetin rutininin bir parçası olduğu için alışılmıştır. Fakat, seçmenler nasıl bu kadar kısa bir sürede görüşlerini belirleyip, karşıt görüşteki insanlara tahammülsüz hale geldiler? Nasıl oldu da her zaman apolitik olarak betimlenen Türkiye halkı 3 ay gibi kısa bir sürede siyasi bir cevabı bu denli yüksek sesle ve yer yer çatışmacı üslupla vermeye başladı?

 
LDP Neden Evet Demeliydi? - 4 PDF Yazdır e-Posta
Kürşat Çetinkoz tarafından yazıldı.   
Cuma, 27 Ağustos 2010 20:30

LDP PARTİ PROGRAMINDAN:

 I.5.3. Kadın-Erkek eşitliği ilkesine sadık kalınarak mevcut sistemde özellikle kadınların istismarına yol açan mevzuat kaldırılacak; kadınların, çocukların ve ailenin korunması konularına önem verilecektir.

 I.5.10. Özürlü vatandaşların yaşamlarını kolaylaştırıcı tüm önlemler kanunlarla belirlenecek; aciz durumda olanlara devletin özel bir bütçesinden yardım, sosyal güvenlik hizmetleri vermek üzere oluşturulan vakıflar ve özel kuruluşlar aracılığı ile sağlanacaktır

 

ldp_amblem12 Eylül'de evet veya hayır diğeceğimiz anayasa değişkliğinin kanun önünde eşitlik başlıklı 10. Maddeye ekleme yaparak maddeye verdiği son hali şöyle:

 Kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir. Devlet, bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlüdür. Bu maksatla alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı olarak yorumlanamaz.

 Çocuklar, yaşlılar, özürlüler, harp ve vazife şehitlerinin dul ve yetimleri ile malul ve gaziler için alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı sayılmaz.

 
LDP Neden Evet Demeliydi? - 3 PDF Yazdır e-Posta
Kürşat Çetinkoz tarafından yazıldı.   
Cuma, 27 Ağustos 2010 20:24

LDP’nin resmi sitesinden alıntıdır:

“100 Soru 100 Cevap” başlıklı politika  Soru Cevap bölümündeki politika açıklaması:

 

ldp_amblemSoru 8: LDP Mevcut Anayasa ile ülkenin çağdaş uygarlığı yakalayacak bir ivme kazanacağı inanıyor mu?

Cevap: Bugünkü Anayasa fazla detaylı olmasının yanısıra yürütme erkinin, Başbakan tarafından kullanılmasını öngörmektedir. LDP ise “Başkanlık Sistemi”nden yanadır. O nedenle LDP; 5 sayfada toplanan 4 maddelik, 39 bendlik bir Anayasa taslağı hazırlamıştır. Yasama, Yürütme, Yargı ve Birey Hakları başlıkları altında özgürlükçü demokrasinin bütün gereksinmelerini karşılayacak nitelikteki Anayasa taslağımız , Başbakanlığı kaldırıp yürütme erk’ini BAŞKAN’a tanıdığından, (başta ekonomik programlar için ) çok önemli olan “Yönetimde İstikrar”arayışını da sona erdirmektedir.

 
LDP Neden Evet Demeliydi? - 2 PDF Yazdır e-Posta
Kürşat Çetinkoz tarafından yazıldı.   
Çarşamba, 25 Ağustos 2010 20:49

LDP’nin resmi sitesinden alıntıdır:

liberal_hate

LDP’nin Anayasa önerisinden “Yürütme” başlığının 1. Bendi:


"Yürütme kuvveti, Türkiye Cumhuriyeti Başkanına aittir. Başkan ve bir Başkan Yardımcısı, en az 35 yaşındaki Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları arasından, dört yılda bir, dört yıl görev yapmak üzere, oyların %50'den fazlasını alarak seçilir. Hiç bir adayın %50'den fazla oy alamaması halinde, en çok oy alan iki adayla seçim iki hafta sonra tekrarlanır. Başkan, seçimden bir ay sonra aşağıdaki yeminle göreve başlar:"

 

"Türkiye Cumhuriyeti Başkanlık görevlerini , yeteneklerimin el verdiği en üst düzeyde yerine getireceğime, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasını sadakatle koruyacağıma bütün mukaddesatım üzerine and içerim."

 
LDP Neden Evet Demeliydi? - 1 PDF Yazdır e-Posta
Kürşat Çetinkoz tarafından yazıldı.   
Çarşamba, 25 Ağustos 2010 20:40

LDP’nin resmi sitesinden “Hukukun üstünlüğü ve af” başlıklı politika açıklamasından alıntıdır:

parti_logo_detay.asp“Liberal Demokrat Parti’nin anlayışına göre devletin asli görevi bireyin mal ve can güvenliğini sağlamaktır. Devlet bunu hukuk denilen kural ve prensipler aracılığı ile yapar. Hukukun üstünlüğü ilkesi de, devleti temsil eden kişi ve kurumların hukukun temeli olan “bireyin mal ve canını koruma” haricinde keyfice kural ve kanun yapıp, bunları uygulamaya çalışmasının engellenmesi için ortaya konmuş bir prensiptir. Kısaca hukukun üstünlüğünün olduğu bir ülkede devlet, temel birey haklarını korumak dışında keyfi kurallar, uygulamalar ve yasaklar getiremez.”

 
Taraf'ı Özgürlükçü ve Demokrat Bilirdim PDF Yazdır e-Posta
Mehmet Emin Boyacıoğlu tarafından yazıldı.   
Salı, 24 Ağustos 2010 20:01
11taraf_910Taraf  – sonrasında özür dilese de – kimi zaman çok büyük hatalar yapıyor; Müjdat Gezen, NTV gibi kişi ve kurumları zan altında bırakabiliyordu. Kasıtsız yapılmış bir hata olduğunu düşünsem de Oya Baydar gibi saygıdeğer bir sosyalist, (liberal bir gazetede yazdığından) “pavyondaki namuslu kadın”a benzetildiği için haklı olarak “buram buram erkek iktidarı kokan” bu yerden ayrılıyordu. Okur kitlesinde ağırlık yeni politize olan ve kendini liberal olarak sınıflandıran Müslümanlar’a kaydıkça, TSK ve CHP’yi rahatlıkla ve sertçe eleştiren Taraf AKP’yi ya yarım ağızla eleştirir ya da hiç eleştiremez oldu. Bahsi geçen kitlenin çoğunluğu ekonomik anlamda liberal (bkz. Kapitalist) olduğu ancak teoride liberalizme uzak olduğu (yani pek de özgürlükçü olmadığı) için İzlanda’daki bir eşcinsel evlilik haberi “Başımıza lavlar yağacak” başlığıyla verilebiliyordu. Belki de bu masum bir mizah çabasıydı ama eminim eşcinseller gülmüyordu. Daha da kötüsü; gazetede liberal hegemonyanın hüküm sürmesi sistematik bir işçi sınıfı ve antikapitalist hareket düşmanlığına yol açabiliyor, örneğin Yunanistan’daki kriz protestoları “Antik Yunan ulusalcılığı” olarak yansıtılarak marjinalize edilmeye çalışılabiliyordu. Bütün bunlar Taraf’ı yavaşça gözümden düşürürken birkaç ay arayla iki büyük skandal yaşanacaktı.
 
«BaşlangıçÖnceki12345678910SonrakiSon»

Sayfa 1 / 52