Cts - 26 Ara
Alper Akalın tarafından yazıldı.
Yaşadığımız her sorunda çözüm olarak devleti adres göstermek, devlet yetkililerinin bireysel özgürlükler aleyhinde hareket etmelerine daha çok olanak tanır. Bugün ülkede hala en çok güvenilen kurum olarak TSK’nın yer alıyor olması ya da öyle lanse edilmesi, silahlı kuvvetlerin hala kendisinde darbe yapma hakkını görmesine neden olmaktadır. Devlete aktarılan kaynakların büyütülmesi, o kaynakların denetim altına alınmasını zorlaştırmakta ve ülkemizdeki gibi sağlanan bu imkanlar, yer altında silah veya masalarda suikast krokileri olarak ortaya çıkmaktadır.
Arkadaşlar; 2009 Liberal Gençlik Kongresi’ne hepiniz hoş geldiniz.
3H Hareketi (yani Hürriyet Hukuk Hoşgörü Hareketi) üyeleri olarak bizler böylesine kapsamlı bir liberal gençlik buluşmasının ne kadar gerekli olduğunu kendi aramızda yıllardır tartışıyoruz. Aslında bu tartışmalar, Türkiye’de bir türlü koordine olamamış liberal gençlerin bir organizasyon altında neden buluşamadığı sorusu ile başladı. Hakikaten bundan 3-4 sene evvel hem düşünsel faaliyetlerde bulunacak, hem de Türkiye’de cereyan eden anti-demokratik olayları şiddet dili kullanmadan protesto edecek organize bir liberal gençlik hareketi bulunmuyordu. Madem fikirlerimizin güçlü olduğuna bu kadar inanıyorduk; neden biz de sesimizi duyurmak için işbirliği yapmayalım dedik. Ve 2006’nın Aralık ayında 3H Hareketi’ni kurmaya karar verdik. Bugün, 3H Hareketi en sevdiği rakamın yıl dönümünde; 3H Hareketi bugün 3 yaşında.
3H Hareketi’nin kuruluşundan bu yana kalan tek tük arkadaştan biri olarak, ne kadar da hızlı yol aldığımızı görmenin tatlı bir keyfini yaşıyorum. Kurulduğumuz zaman, topu topu 10 üyesi olan bir hareket için, 20 kişilik bir seminer düzenlemek büyük başarıydı. Şu an ise 500’e yakın kişinin başvurduğu bir etkinliği 150 kişi ile sınırlamak zorunda olduğumuz için kederliyiz. İnanın, burada bulunan kişiler çok şanslı; zira, bütçe kısıtlarından dolayı kabul edemediğimiz o kadar değerli arkadaşlarımız vardı ki, umarız seneye daha etkili ve verimli bir buluşma ile çok daha coşkulu bir kongre tertip ederiz. Ki bunun planlarına şimdiden başladık bile.
3H Hareketi olarak amacımız belli; bireysel hak ve hürriyetlerin genişlemesi için çalışmak, devletçi ve otoriteryen hukukun yaratmış olduğu suistimaller ve haksızlıklara karşı doğal ve özgürlükçü hukukun üstünlüğünü savunmak ve aynı zamanda kurumlar ve bireyler arasındaki zıtlıklar ve farklılıklara gerilimle değil hoşgörü ile yaklaşılmasının önemini vurgulamak. Bu bağlamda bu kongre gibi entelektüel toplantılar düzenlemenin yanında, her gün güncellenen websitemiz ile de sesimizi duyurmaya çalışıyoruz. www.3hhareketi.org adresinden ziyaret edebileceğiniz ve Ocak’ta yeni yüzüyle de sizleri şaşırtacak olan bu web sitemiz ile, güncel meselelere dair özgürlükçü perspektifler sunuyoruz. Sitede sunulan içerik ile geleceğin liberal akademisyen ve yazarlarının bu platformdan yetişeceğine dair inancımız da tam. Sizlere dağıtılan dergilerde çıkan makalelerden bu ipuçlarına ulaşabilirsiniz. Zaten sizlere yine dağıtılan broşürlerden de görebileceğiniz üzere, artık 3h sitesinde yazılan yazılarımız sadece dost bloglar ve forumlarda yayınlanmakla kalmıyor, bunun yanında ulusal gazetelerin yorum sayfalarında da genişçe yer buluyor.
3H Hareketi olarak 2010 yılını aynı zamanda “eylem yılı” olarak ilan ediyoruz. Türkiye, aslında anti-demokratik ve özgürlük karşıtı durumları protesto etmek için malzeme sunma konusunda oldukça cömert bir ülke. Genç Siviller, Darbelere Dur De gibi bizim de eylemlerine destek verdiğimiz platformlar sayesinde gençlerin sesi artık eskisinden daha çok çıkıyor. Bu konuda hem bu platformlarla iş birliğini arttırmak, hem de zengin eylem geçmişimize dayanarak kendimize has bir üslupla orijinal protestolara imza atmak istiyoruz. Unutmayın, bu ülkede youtube yasağına karşı sistemli eylem yapmış tek gruptan bahsediyoruz. Her ne kadar, eyleme o gün sadece 4 kişi de katılsaJ, umarım bu kongre vesilesiyle de bu rakamları yüzlere çekebiliriz.
Bu kongreyi yapmamızdaki amaç da bu zaten: “Bu ülkenin insanları şayet daha özgür olacaksa, bizler bunun için neler yapabiliriz?” ya da “Yaşanan anti-demokratik, özgürlük karşıtı gelişmelere karşı nasıl organize hareket edebiliriz?” gibi soruların cevabını aramak. 3H Hareketi olarak İstanbul orijinli bir oluşum olmamıza rağmen, bu yıl içerisinde Ankara’da aktif bir grup oluşturduk ve hatta vakit geçirmeden seminerler düzenlemeye başladık. Bu kongre ile birlikte dileğimiz, bu işbirliğini diğer şehirlere de taşımak. Umarız, kongre çıkışında farklı yerlerde de özgürlükçü gençler nasıl bir araya gelir konusunda somut öneriler ortaya çıkacaktır. Medeni Sungur’un koordinatörlüğünde geçecek olan bu son atölye çalışmasını da zaten bu amaç için dizayn ettik.
Kongredeki konuşma konularına gelince de; bu etkinliği planlarken olabildiğince güncel meseleleri ele almaya çalıştık. Hatta başvuru formlarında gelen bir arkadaşın yorumu sanırım her şeyi özetler nitelikte. İbare şu: ” Arkadaşın bir tanesi, abi iki günde Tüm Türkiye’yi özetliyorlar dedi, ben de başvurdum”.
Türkiye’de liberal fikirlerin yüceldiği bir dönemden geçiyoruz. Gerçekten de sağolsun gerek Liberal Düşünce Topluluğu, gerekse TSK, Yüksek Yargı ve ülkedeki kilit noktalara yerleşmiş diğer statukocu zihniyet, liberalizmin daha çok insanla tanışmasında büyük rol oynuyor. Tabi, aradaki farka da dikkat çekmek lazım. LDT liberalizmi pozitif manada yüceltiyor, insanların fikirsel dünyasını zenginleştirecek katkılar sunuyor. Öte yandan, devletin resmi ideoloji yanlısı kurumları ise, tam aksine bireysel hak ve özgürlükleri topluma lüks gören bir anlayışla bu ülkenin sahibi gibi davranmaya devam ediyorlar. Bu bakış açısı ile oluşturdukları baskı ve haksızlıklardan mağdur olan kesimler ise, çözüm olarak “kayıtsız, koşulsuz herkese özgürlük” mottosunu benimsiyor. Biraz solcu bir deyiş olacak ama mevcut “sistemin” altında “ezilen” “sınıflar”, çareyi “liberalizmde” görüyor ve liberalizme olan merak bu sayede günden güne artıyor. Bu kongre öncesinde hesap edemediğimiz ama başvurular sonrasında fark ettiğimiz bu yoğun ilgi de, bunun en net göstergesidir diye düşünüyorum.
Liberal fikirlerin popülerleşmesi ile birlikte, karşılaştığımız bir diğer durum da, liberal kelimesinin Türkiye’de yavaş yavaş anlam kaymasına uğradığıdır. Doğrudur, Türkiye’deki hakim otoriter vesayetçi rejime karşı bir çok aydın, liberal bir pozisyon takınmaktadır. Bu da doğal bir şey, çünkü günümüz modern devletlerinde “demokrasi” olarak gıpta ile baktığımız siyasal sistemlerin bir çoğu, aslında birer “liberal demokrasi” örnekleridir. Yani; çoğunluğun temsil edildiği ama azınlığın haklarını koruyan bir hukuk sistemi, anayasa ile sınırlandırılmış devlet, bireysel özgürlükleri önceleyen ve güvence altına alan siyasi mekanizmalar, liberal felsefenin, günümüz çağdaş demokrasilerine armağanıdır. Sosyalizm dahil hiçbir düşünce akımı, bu olguları liberalizm kadar derinlemesine savunmamış; hatta savunduklarına inandıkları kadük ilkelerin uygulamada iflas etmesi ile birlikte çoğu sol eğilimli düşünür, kendil düşüncelerini “liberal-sol” olarak adlandırmaya başlamıştır.
Bu bağlamda, Türkiye’de de bir çok solcu aydının liberal olarak adlandırılmasını doğal karşılayabiliriz. Ama bu durum, sol cenahın bir türlü kurtulamadığı “devletçilik” hastalığını eleştirmemize engel değildir. Küresel krizden gelen sevinçli bir telaş ile birlikte, devletin toplum hayatında vazgeçilmez bir yeri olduğu sanrısı, bahsettiğimiz liberal-solcular tarafından da sıklıkla dile getirilmektedir. Sol kesimin içinden çıkamadığı çelişkisi, biz liberal gençlere göre şudur: Siyasal manada devletin gücünü birey lehinde sınırlamaya çalışan bir kesim, nasıl olur da iktisadi meselelerde devletin regülatif ve yeniden dağıtımcı mekanizmasını bu kadar naifçe savunabilmektedir? 3H üyelerinden Soner Tunceli’nin facebook iletisinden aktarıyorum: “Devlete para ve yetki vermek, serseriye viski ve araba anahtarlarını vermeye benzer. İkisinin de sonunda acı ve ızdırap vardır. ” Gerçekten de, zannediyor musunuz ki; devlete yapılacak olan sınırsız kaynak aktarımları, bize zarardan çok fayda olarak geri dönsün? Bu, hiç bir ülkede böyle değildir. Günümüzde ABD örneği bunun en somut kanıtıdır. Gittikçe hantallaşan devlet yapısı ile kurucu felsefesinden uzaklaşan ABD, şu an dünyada savaşma potansiyeli en yüksek güç olarak karşımızda durmaktadır.
Aynı soruyu Türkiye için soracak olacak olursak: Gerçekten zannediyor musunuz ki, Devlet’in daha çok yetki ve imkan ile donatılması, cumhuriyetin kuruluşundan beri kronikleşen meseleler için bir çözüm olacaktır? Siyasal yaşamımızda şu ana kadar başımıza gelen tüm felaketlerin bir yerinde ama genelde her yerinde zaten devlet ve onun karanlık uzantıları yok mudur? Kürt meselesinin günümüze kadar düğümlenmesinde, Kürtlere karşı yapılan etnik ayrımcılıkta, uygulanan işkencelerde, yapılan köy boşaltmalarında, işlenen faili-meçhul cinayetlerde başrol kimindir? Baş örtülü arkadaşlarımızı kim hangi cüretle üniversitelere almamaktadır? Kim, Alevilerin ibadet özgürlüğünü sınırlandırmakta bir sakınca görmemektedir? Gayri-müslimlere uygulanan varlık vergisi ve 6-7 eylül zulümlerinin arkasında kim vardır? Hangi topluluk, tek tip vatandaş yaratmak konusunda tüm hünerlerini, o da yetmezse cebir ve şiddeti uygulamakta devletin vesayetçi kurumları kadar cesur olabilir?
Lord Acton’un ünlü sözünü burada hatırlatmakta yarar var: “Güç yozlaştırır, mutlak güç mutlaka yozlaştırır”. Devlet yetkilileri, devleti kutsallaştıran ve hatta fetişleştiren anlayışlardan aldığı ilham ile kendilerini dev aynasında görüp, yaşanılan her meseleyi kendi yöntemlerince çözmeyi bir marifet olarak görürler. Ve hatta kendi çözüm yöntemlerini, resmi ideoloji haline getirmekte de bir beis görmezler. Resmi ideolojinin dayanmış olduğu temel ilkeleri ahlaksızca orta ve yüksek öğretim kurumlarının eğitim müfredatlarına ve yapılan gayri-meşru darbelerle oluşturdukları yazılı kanunlara sokmakta herhangi bir çekince duymazlar.
İşte bu yüzden, yaşadığımız her sorunda çözüm olarak devleti adres göstermek, devlet yetkililerinin bireysel özgürlükler aleyhinde hareket etmelerine daha çok olanak tanır. Bugün ülkede hala en çok güvenilen kurum olarak TSK’nın yer alıyor olması ya da öyle lanse edilmesi, silahlı kuvvetlerin hala kendisinde darbe yapma hakkını görmesine neden olmaktadır. Devlete aktarılan kaynakların büyütülmesi, o kaynakların denetim altına alınmasını zorlaştırmakta ve ülkemizdeki gibi sağlanan bu imkanlar, yer altında silah veya masalarda suikast krokileri olarak ortaya çıkmaktadır.
Peki solcu kesim bu durumun aksini mi beklemektedir? Yani aslında gücün yozlaştırmadığı iyi niyetli devlet yöneticileri ile tüm bu anti-demokratik gelişmelere dur demek mümkün müdür? Kendilerine göre iyi niyetli yöneticilerin başında olunacağı bir devlet ile temel özgürlüklere ulaşmak ne kadar olasıdır? Cumhuriyet dönemi boyunca yaşanılan tüm felaketleri, devlet yöneticilerinin kötü niyetine bağlamak ne kadar mantıklıdır? Bizlere göre, sol cenah bu soruları kendilerine sorarak, beslenmekten vazgeçemediği devletçi paradigmasını yeniden gözden geçirmelidir. Zira bireysel özgürlüklerin önündeki en büyük tehlike devlettir; ve devletin siyasi yetkilerini sınırlandırmanın başında onun iktisadi kaynaklarını daraltmak gelmektedir.
İşte bu yüzden, aslında birbirinden bağımsız gibi görünen 4 oturum konusu da, “devletin mutlakiyei” ekseninde birbirine bağlanmaktadır. Kürt meselesinin çözümünde de, Alevilerin daha özgür bir yaşama sahip olmasında da, bir daha bu ülkede darbe olmamasında da, gözünü her türlü istikrarsızlığa diken ve hatta bu istikrarsızlığı yaratmak için her an fırsat kollayan egemen devletçi anlayışa dikkat etmek gerekmektedir.
Bu kongre vesilesiyle, katılımınız için hepinize teşekkür ediyor ve özgürlük dolu günlerin hayatınızdan hiç kaybolmamasını en samimi duygularımla diliyorum.