gototopgototop
3H Hareketi Üyelerinin Blogu

Muhafazakârlar, İslâm ve Düşünce Özgürlüğü PDF Yazdır e-Posta
Mustafa Aslan tarafından yazıldı.   
Pazar, 05 Eylül 2010 15:22

 

Düşünce özgürlüğü, anlam itibariyle siyasi çağrışımlar yapsa da, düşünce özgürlüğünü savunanların sadece siyasi alandaki engellerle değil, özgür düşünce önüne koyulmuş her türlü setle savaşması gerekiyor. Tabu haline getirilmiş fikir ve davalar bu konudaki en büyük sıkıntı.
Türkiye’de iki tip zihniyet çok yaygın. Genel isimleriyle zikretmek gerekirse, ki ben iki isme de sıcak bakmıyor ve bu zihniyetleri adlandırmada eksik-yanlış olduklarını düşünüyorum, bunlar Kemalistlik ve muhafazakârlık.
Kemalizmin, zaten dogmalara dayalı bir düşünce biçimi olması ve günümüz şartlarında başka türlü ayakta kalamayacak olması, ezberci sistemini haklı çıkarmasa da, mantıklı kılar. Bugün Kemalist olduğunu söyleyen herhangi biriyle tartışmaya girdiğinizde, söyleyeceklerini önceden kestirmeniz olasıdır, dolayısıyla tartışma gayet monoton geçecektir. Ders kitaplarında anlatılanlardan ve kulaktan dolma bilgilerden (?) fazlasına sahip olmadıklarından, korku senaryoları ve nefret söylemleriyle konuşmaktan başka çareleri yoktur.
Diğer tarafta, ülkenin Müslüman – Sünni – Dindar kesimini adlandırmak için kullanılan muhafazakârlık var. Bu kelimenin, normal şartlar altında, cumhuriyetle birlikte yok edilmeye çalışılan kültürü muhafaza etmek anlamına gelmesi gerekirken, dindarlar kendi kabuğuna çekildi ve fikirlerini dogmalaştırmaya başladılar.
Bir tür “ben bilmem, hocam bilir” yaklaşımıyla büyüyen bu tabulaşma, dini önderlerin sözlerini tartışılmaz olarak kabul ettiriyor, referans alırken Kuran ve Sünnet yerine, Asr-ı Saadetten sonraki uygulamalara öncelik veriyor.
Örnek üzerinden gitmek gerekirse, özgür düşünceye kasteden bu tehlike, İHH’nın Gazze’ye gönderdiği gemilere İsrail’in yaptığı saldırı sırasında açıkça ortaya çıktı. Fethullah Gülen’in yaptığı açıklamalar, ülkedeyi gruplara ayırdı diyebiliriz. Bunlar; “o diyorsa doğrudur” diyenler, “genelde doğru der, ama bu sefer yanlış” diyenler, “o ne zaman konuşsa, yanlış söyler” diyenler gibi ayrı kategorilere ayrılabilir. Dindar kesim bu ayrımda, maalesef büyük bir çoğunlukla “o diyorsa doğrudur”a yöneldi. Anti-Gülenciler müstesna.
İslâm dini, bir kişinin fikirlerinin herkes tarafından sorgusuz benimsenmesini hoş gören bir din değildir. Kuran ve Hz. Peygamber’in, ısrarla özgür düşüncenin üzerinde durduğunu, öyle ki, Ashab-ı Kiram’dan Hz. Peygamber’e karşı çıkanlar, korkmadan ve çekinmeden fikrini söyleyenler olduğunu, kararların ortaklaşa alındığını biliyoruz. Bu konuda daha fazla bilgi almak isteyenler, konu hakkındaki en ayrıntılı çalışmalardan biri olan ve Zaman Kitap tarafından yayınlanan, Dr. Ahmet Kurucan’ın “İslâm’da Düşünce Özgürlüğü” kitabına başvurabilirler.
Durum böyle olunca, bu dinin savunuculuğunu üstlenmiş kesimin, en basitinden bir olayda dahi tüm vicdani hassasiyetlerini bir kenara bırakıp, dini otorite olarak kabul ettiği birinin fikirlerine tabi olması hem mantıksız, hem de inandıkları şeye aykırıdır. Bu, inandıkları şeylerde giderek daha körleşmelerine ve ictihad kapısının da zamanla tamamen kapanmasına sebep olacaktır. Deyim yerindeyse, dindarların artık muhafazakârlıktan kurtulmaları gerekmektedir.
Kırın Şu İslâm’ın Zincirlerini!
Hz. Peygamber (sa) Bir ticaret toplumu olan Mekke’den bir tarım toplumu olan Medine’ye geldiğinde, o zamana kadar bilmediği bir durumla karşılaşır, insanların hurmaları aşıladıklarını görür ve: "Ne yapıyor bu insanlar?" diye sorar.
"Erkek çiçekleri alıp dişilerini onunla aşılıyorlar" derler.
"Yapmasanız belki de sizin için daha hayırlı olur, bunun bir fayda sağlayacağını sanmıyorum" buyurur. Bunun üzerine insanlar da aşılama işini bırakırlar. O sene hurmalar gerçekten kötü olunca durumu Peygamber"e arzederler, o da şöyle söyler:
"Ben de bir beşerim. Size dininizden bir şey söylersem onu uygulayın. Ama bir görüş bildirirsem, ben de bir beşerim. Siz, dünya işlerini benden iyi bilirsiniz."
Bu olayın, bir Müslümanın hayatına yön vermesi konusunda çok ciddi bir yol göstericiliği vardır. Zira, Hz. Peygamber, kendisinin ve aracılığıyla gelen dinin, insanın tüm hayatına etki etmekle birlikte, dünyevi konuları insana ve onun özgür düşüncesine, bilimine bıraktığını göstermiştir.
Sık sık duyduğum bir soru var. Bana diyorlar ki: Müslüman adamın, ayrı olarak bir liberal kimliğe ihtiyacı olur mu? “İslâm tek başına bize yeter” mantığına sığınıp, düşünmeyi unutmanın tehlikesini, İslâm peygamberi hurma ağaçlarının dökülmesine sebep olarak nasıl da güzel anlatmıştır oysa.
Mustafa Akyol’un İslam-Liberalizm çatışmasızlığını anlattığı köşe yazıları, düşünce yaşamımda önemli bir basamaktı. Yine de, artık batıyı kendimize entegre etmeye çalışmak yerine, dünyadaki tüm bilgilerin aynı kaynaklardan geldiğini hatırlayıp, düşünceyi “doğu-batı” değil, “yararlı-yararsız” olarak ayırmaya başlamalıyız. İslâmı, hangi fikri kabul edip hangisini etmeyeceğimizi sınırlayan ve ufkumuzu daraltan bir unsur olarak görmekten vazgeçip; ufuk açıcı ve özgür düşünceye verdiği önemle yenilikçi yönünü görmeliyiz. İslâm alemi, kendi içinde bile bunu başaramazken, kimsenin kalkıp “Avrupalılar bizi gerici sanıyor” demeye hakkı yok.

Düşünce özgürlüğü, anlam itibariyle siyasi çağrışımlar yapsa da, düşünce özgürlüğünü savunanların sadece siyasi alandaki engellerle değil, özgür düşünce önüne koyulmuş her türlü setle savaşması gerekiyor. Tabu haline getirilmiş fikir ve davalar bu konudaki en büyük sıkıntı. 

ideaTürkiye’de iki tip zihniyet çok yaygın. Genel isimleriyle zikretmek gerekirse, ki ben iki isme de sıcak bakmıyor ve bu zihniyetleri adlandırmada eksik-yanlış olduklarını düşünüyorum, bunlar Kemalistlik ve muhafazakârlık. Kemalizmin, zaten dogmalara dayalı bir düşünce biçimi olması ve günümüz şartlarında başka türlü ayakta kalamayacak olması, ezberci sistemini haklı çıkarmasa da, mantıklı kılar. Bugün Kemalist olduğunu söyleyen herhangi biriyle tartışmaya girdiğinizde, söyleyeceklerini önceden kestirmeniz olasıdır, dolayısıyla tartışma gayet monoton geçecektir. Ders kitaplarında anlatılanlardan ve kulaktan dolma bilgilerden (?) fazlasına sahip olmadıklarından, korku senaryoları ve nefret söylemleriyle konuşmaktan başka çareleri yoktur. 

 
Nasıl Evet, Nasıl Hayır? PDF Yazdır e-Posta
Tennur Katgı tarafından yazıldı.   
Pazar, 29 Ağustos 2010 01:16

 

*Referandum üzerine naçizane politik psikolojik bir değerlendirme

 

referandum2Üzerinden çok geçmedi, bundan 3 ay önce hayırcılar ve evetçiler şeklinde net biçimde ikiye bölünmüş bir toplum yoktu. Pazar günü tanık olduğum gibi CHP Mitingi’nden çıkmış CHP’lilerin, Mecidiyeköy’deki AKP standını çok uzaklardan fark edip, ellerindeki bayrakları kaldırarak ‘‘Hayır’’ diye bağırması benzeri görüntülere rastlayıp, şaşıramazdınız. Çünkü o insanlar bu davranışlarıyla anayasa değişikliklerine tepki vermiyorlardı, standta oturanlar referandumda oylanacak maddeler değil de insan oldukları için, aslında evet diyenlere hayır demiş oluyorlardı: ‘‘Evet diyen insanların varlığına hayır!’’ Tartışmalar anayasa değişikliğinin fikirsel düzleminden çıkıp insani boyuta taşındı; hayırcı insanların evetçi insanlara hayır demesi ya da tam tersi gibi bir hal aldı. Farklı ideolojilere sahip siyasi liderlerin böyle tartışmalar yapmalarına, anayasa değişikliği yapılmasını istemeleri veya bu değişikliğe karşı çıkmalarına, yer yer üsluplarının çirkinleşmesi siyasetin rutininin bir parçası olduğu için alışılmıştır. Fakat, seçmenler nasıl bu kadar kısa bir sürede görüşlerini belirleyip, karşıt görüşteki insanlara tahammülsüz hale geldiler? Nasıl oldu da her zaman apolitik olarak betimlenen Türkiye halkı 3 ay gibi kısa bir sürede siyasi bir cevabı bu denli yüksek sesle ve yer yer çatışmacı üslupla vermeye başladı?

 
Anayasa Değişikliğinin İçeriğine Eleştirel Bir Bakış PDF Yazdır e-Posta
Hacer Ülkü Doğan tarafından yazıldı.   
Salı, 24 Ağustos 2010 01:52

adalet

Türkiye’deki bütün çekişmelerin altında yatan sorun, üslup sorunudur. Elif Şafak, Med cezir’de bundan bahsettiğinde bunu önemli ama tespit edilmesi çok da zor olmayan bir sorun olarak görmüştüm. Gerçekten de öyle: Bu sorun en temel sorunumuz olduğu gibi her köşede karşımıza çıktığından tespit edilmesi de zor değil. Nitekim bugün Anayasa değişikliği tartışmalarını anlamsız birer polemiğe çeviren de aynı sorun. Evet diyenler de hayır diyenler de düşüncelerini Anayasa üzerinden değil siyasi kamplaşmalar üzerinden yürütüyor, oysa iki tarafın da düşüncelerini dayandırabileceği saikler yok değil, ve dahası iki taraf da bu kamplaşmadan karşısındakini sorumlu tutarak ‘üslup sorunu’nu derinleştiriyor.

Evet diyecek olanların (ki burada hepsini kastetmiyorum) ‘evet’çi bir tutum sergileyerek karşı düşüncedekini ‘hayır’ına bakarak mimlemesi, hayır diyecek olanların (keza burada da herkesi kastetmiyorum) karşı düşüncedekine ‘evet’çi sıfatını yapıştırması ve karşısındakini değil de kendi düşüncelerini dinlemeye koyulması tartışmaların bir sonuca varmamasının altındaki sebep. Oysa mitinglerde maalesef lafta kalan şu nokta çok önemli: Anayasalar hukukî metinlerdir, devletin yapısı ve temel hak ve özgürlükleri kapsar; dolayısıyla Anayasa değişiklikleri partiler ve siyaset üstü bir niteliğe sahip olmalıdır. Ben de bu metinde Anayasa değişikliğinin siyaset üstü bir değerlendirmesini yapmaya çalışacağım.

 
Kürt Sorunun Çözümü Konusunda Bir Fikir PDF Yazdır e-Posta
Fatma Betül Eser tarafından yazıldı.   
Salı, 17 Ağustos 2010 00:00

3432Günümüzde pek çok siyasi krizin kaynağı sanırım Kürt sorunu. Bu sorun iktidarıyla, muhalefetiyle siyaset iddiası olan herkes için önceliklilik arz ediyor. Çünkü bu sorun yıllardır gündemde ve günden güne ciddi maddi-manevi hasarlara yol açıyor. Farklı dünya görüşleri, sorunun kaynağını pek çok şekilde tanımlıyor ve pek çok şekilde çözüm önerileri sunuyor.

Daha fazla kan kaybına neden olmadan sorunun demokratik ve özgürlükçü bir şekilde çözüme kavuşması gerekir. Bu mesele sadece Kürt vatandaşların meselesi olmaktan çıkmış, Türkiye’nin geleceği ile ilgili önemli bir sorun haline gelmiştir. Hali hazırda böyle bir sorunun çözümsüzlüğünden yararlanmak isteyen pek çok oluşum da vardır. Çözümsüzlükten nemalanan kalabalık bir grup ve destekçileri olması sebebiyle sorunun çözümü hayli zorlaşmıştır.

 
Terör ve Savaşın Kökleri PDF Yazdır e-Posta
Levent Uğurlu tarafından yazıldı.   
Salı, 27 Temmuz 2010 18:50

elifkoseOTORITEGeçmişten günümüze Türk Devlet geleneğinde, ılımlı transandantal bir yapının var olması, yöneticiler ile yönetilenler nezdinde devlet kavramını kutsallaştırmıştır.

Hakim resmi ideolojinin 6 okundan biri olan devletçilik; ekonomide, siyasette, güvenlikte, sosyal yapıda, en önemlisi de zihniyetlerde derin tahriplere yol açmıştır. Tarihteki en kanlı çatışmalar, ülkeler arasındaki savaşlar değil; aynı ülkenin, kanun, pirensip veya adalette barışçı bir çare bulamamış insanları arasındaki iç savaşlardır. Tarihte tüm mutlak devletlerin, acımasız imhalarla bastırılan kanlı ayaklanmalarla sona erdirildiğine dikkat edin.  

 
Özgür Toplum ve Türkiye PDF Yazdır e-Posta
Ugur Altundal tarafından yazıldı.   
Pazar, 18 Temmuz 2010 12:01
Özgür toplum ideali birçok düşünür tarafından ele alınmış; farklı fikri temeller çeşitli tartışmalara yol açmıştır. Bir kısım sol görüşlü ‘aydın’ özgür topluma ulaşmanın ancak eşitlikçi temellerden yola çıkılarak mümkün olabileceğini iddia etmiş; fakat insanlık tarihinde yaşanılan deneyimler göstermiştir ki bu sol totaliter eğilimler insanların kalıplaştırılmasına, çeşitliliklerin kısıtlanmasına sebebiyet vermiştir. Burada ifade etmeliyim ki, sağ veya sol totaliter eğilimler ve de devlete yüklenen ekonomik ve ideolojik roller devlet iktidarını kendine has, özerk görmeye itmiş; ‘devlet hareketleri’nin bireyden ve toplumsal gruplardan uzak (hatta onlara karşıt) demokrasi dışı uygulamalara yol açmıştır. Bu noktada özgür toplumun varolabilme ihtimali için devletin rolü güvenlik ve adalet ile sınırlandırılmalıdır.
“Türkiye’de özgür toplumun güçlenmesi için neler olmalıdır?” diye sorduğumuzda benim aklıma iki arguman geliyor, bunları aşama olarak da değerlendirebiliriz, biri Türkiye’de küreselleşme ve enformasyonun artması gerekir, ikincisi ise ideolojik devlet zihniyetinin değişmesi gerekir. Burada söylemeden geçmeyeceğim, Frederich A. Von Hayek’ in şu sözleri düşündüklerime tercuman oluyor : “ …toplumu arzu edilebilir bir düzene sokmak için ayrıntılı bir program hazırlamanın yararı oldukça şüpheli olduğu gibi bunu başarabilecek kişiyi bulmak da imkansızdır.” Hemen karamsarlığa düşmeyelim, Hayek şöyle devam ediyor : “Bugün için önemli olan, bazı temel prensipler üzerine uzlaşmamız ve bize yakın geçmişte hakim olan yanlışlardan kurtulabilmemizdir.”(p.291-p.292)
Temel prensipler üzerinde uzlaşalım o zaman, nedir bu temel prensipler?
İfade özgürlüğü özgür toplumun temelidir, bir başka deyişle, özgür toplum özgür bireylerden oluşan toplumdur. John Locke ise “hayat, hürriyet, mülkiyet” ile özetlemiştir doğal hakları. Nigel Ashford’un “Özgür Toplumun İlkeleri” başyapıtında aradığımız çerçeve değerleri buluyoruz, bunlar sivil toplum, demokrasi, kanun önünde eşitlik ve fırsat eşitliği, serbest girişim, özgürlük, insan hakları, adalet, barış, özel mülkiyet, kanun hakimiyeti, kendiliğinden doğal düzen ve hoşgörü gibi medeniyetin temel değerleri aynı zamanda. Bu temel değerlerin Türkiye özelinde kabul edilebilir olmasının sebebi ve benim ilk argumanım dünyanın küreselleşmesi ve Türkiye’nin dünyaya ayak uydurma çabalarıyla yakından ilintili gibi görülüyor. Öyle ki, Johan Norberg “Küresel Kapitalizmi Savunmak” adlı kitabında özgürlüğün ileri yürüyüşünü şu sözlerle küreselleşmeye bağlıyor: “Tesirlere açıklık, en cazip ve inandırıcı fikirlerin yayılmasını kolaylaştırır. Bu yüzden özgürlük ve bireycilik düşüncesi küreselleşme çağında böyle muazzam bir güç kazanmıştır. Bir ulusun kendi kendini yönetmesi düşüncesi kadar etkileyici çok az düşünce vardır. Bir halk diğer memleketlerdeki insanların bu haklara sahip olduğunu keşfettiğinde, bu hak neredeyse karşı konulmaz bir hal alır. Yeni fikirler almak ve seçmek için az bir özgürlük, insanları çabucak kendileri için seçmek ve karar verme hakkının verilmesi amacıyla yeni taleplerde bulunmaya sevk eder. İşte bunun için, ekonomik özgürlüğü olan insanlar siyasi demokrasi talep ederler ve aynı şekilde demokrasi edenler bireysel özgürlük talep ederler.”(p. 311)
Bu aşamada Türkiye’nin Avrupa Birliği sürecine ve küresel aktör olma mücadelesine bu şekilde bakılabilir. Atilla Yayla da buna benzer olarak Türkiye’nin ekonomik, siyasal sistemindeki gelişmeleri ve 1980 sonrası yarı kapalı toplumdan açık topluma geçiş sürecini enformasyon teknolojisinin gelişmesiyle doğru orantılı olarak görüyor. Açık ekonomi, açık topluma dönüşme ve uygar dünyayla bütünleşme yolunda katedilen mesafeler Türkiye’nin 1980-1990 döneminde bilgi çağını yakalama yolundaki ilerlemelerle açıklanabilir. Fakat Yayla şunları da ekliyor : “Bilgi çağını yakalamak-yaşamak, sadece en yeni enformasyon teknolojilerini kullanmakla eş anlamlı olamaz. Bu bir alet-araç kullanma sorununun ötesinde ve üstünde bir “zihniyet” (mentalite) meselesidir.” (p.56)
Görüldüğü üzere Türkiye’nin bilgi çağını yakaladığı aşikârdır, tam da burada ikinci argumanım veya ikinci aşama ortaya çıkıyor: “Türkiye’de devletçi-Kemalist zihniyetin değişmesi gerekir.” Kısaca Türkiye tarihine bakıldığı zaman bireysel özgürlük, insan hakları, anayasacılık, hukukun üstünlüğü, sınırlı devlet ve piyasa ekonomisi gibi çerçeve değerlerin Osmanlı modernleşmesi ile tartışılmaya başlandığını ve Cumhuriyetin ilk dönemlerinde tek parti egemenliği ve onun yarattığı ideoloji ile bastırıldığını söylemek mümkün. Öyle ki -çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine çıkmak- gibi bir proje devlet bekasını korumaya ve içe kapanmaya yüz tutmuştur. Mustafa Erdoğan’a göre bu, toplumun kültür ve hayat tarzında köklü bir dönüşümü esas alan tipik bir “toplumsal mühendislik” projesidir.(p.76)
Her ne kadar demokratik ve çoğulcu yaklaşımlar yeni yeni ortaya çıkıyor olsa da, devletçi-seçkinci ideolojinin ve anayasal kurumların tamamen revize edildiği iddia edemeyiz. Yasama-Yürütme, Yargı ve buna ek olarak ‘Ordu’ gibi dengesiz bir ‘güçler ayrılığı’ artık gelenekselleşmiş. Kimse Türkiye’de ordunun de facto düzeyde güçler ayrılığının bir parçası olmadığını savunamaz, yürütmenin bir alt kolu olarak göremez hale gelmiştir. Bunun göstergesi ittihatçı zihniyettir, cumhuriyetin kurulmasıdır, tek parti diktatörlüğüdür, 27 Mayıs 1960, 9-12 Mart 1971, 12 Eylül 1980 darbeleridir… Demek oluyor ki, Türkiye’de özgür toplumu güçlendirmek için daha yolun başındayız. Bana kalırsa insan hak ve hürriyetlerini esas alan, özel mülkiyete dayalı, demokrasi ve hukukun üstünlüğü ile sarılmış çoğulcu bir sisteme ihtiyaç var. Yargı tarafsız olmalı, Ordu haddini bilmeli; işin aslı sivil bir anayasa oluşturulmalıdır. Yargı reformu Avrupa Birliğine girmek vs. her ne amaçla da olsa gereklidir, desteklenmelidir.“Anayasacılığın temel amacı bireysel özgürlüğü güvenceye almak üzere devleti sınırlamaktır.” ( M. Erdoğan, p.8)
En çok tartışma yaratan konulardan biri de devlet ideolojisi. Nasıl bir devlet ideolojisi olmalı, biri diğerinden farklı mı olur diye sorular aklımıza takılır zaman zaman. Bu konuda piyasa ekonomisine güvenebiliriz. Çünkü ekonomik gücü olmayan bir devletin ideolojik bir aygıta dönüşmesini bekleyemeyiz. Daha önce de belirttiğim gibi, devlet yalnızca güvenlik ve adalet rolleriyle sınırlandırılmalıdır. Güvenlik; özel mülkiyetin korunmasını, adalet ise hukuk önünde eşitliği ve fırsat eşitliği gibi konuları kapsar. Ekonomi ve devlet birbirinden ayrıdır. Bu yüzden sosyal devlet algısının değişmesi de Türkiye için oldukça önemlidir. Kemalist ideolojinin ‘devlet bekası’ yerine ‘araçsal devlet’ anlayışı desteklenmelidir. Gönüllü toplulukların, STK’ların, cemaatlerin yadsınamaz bir ayaklanışı vardır ve bu pluralism mümkün olduğunca muhafaza edilmelidir.
Sonuç olarak kısaca özetlemek gerekirse, Özgür Toplumun İlkeleri kitabındaki sivil toplum, demokrasi, kanun önünde eşitlik ve fırsat eşitliği, serbest girişim, özgürlük, insan hakları, adalet, barış, özel mülkiyet, kanun hakimiyeti, kendiliğinden doğan düzen ve hoşgörü gibi medeniyetin temel ilkeleri Türkiye’de özgür toplumu güçlendirmek için baz alınması gereken değerlerdir. Türkiye’de özgür toplumun güçlenmesi için birincisi küreselleşme ve enformasyonun artması gerekir ve ikincisi zihniyetin değişmesi gerekir. Küreselleşme ve enformasyon çağındayız, küreselleşme ekonomik anlamda da düşünülmelidir. Artık sıra zihniyetin değişmesi aşamasındadır. Buna ek olarak “Ekonomi nasıl olmalıdır?” sorusuna cevap vermememin nedeni bunu serbest piyasaya havale etmiş olmamdır. Devlet, özel teşebbüslerin, piyasanın ve rekabet ortamının bozulmasını engelleyecek hukuksal kuralları muhafaza eden bir araçtır. Serbest piyasa, demokrasi, sivil toplum kültürü birbirleriyle etkileşimlidir ve Türkiye’de özgür bireylerden oluşan toplum bunların etkileşimi sonucu egemen olacaktır.
Kaynakça
Ashford, N. (2009): “Özgür Toplumun İlkeleri” , Liberte Yayınları
Erdoğan, M. (2002): “Türkiye Özgürleşebilir Mi?”, Liberte Yayınları
Hayek, F,A. (2004): “Kölelik Yolu”, Liberte Yayınları
Norberg, J. (2003): “Küresel Kapitalizmi Savunmak”, Liberte Yayınları
Yayla, A.   (2000): “Liberal Bakışlar”, Liberte Yayınları
democracy_118715Özgür toplum ideali birçok düşünür tarafından ele alınmış; farklı fikri temeller çeşitli tartışmalara yol açmıştır. Bir kısım sol görüşlü ‘aydın’ özgür topluma ulaşmanın ancak eşitlikçi temellerden yola çıkılarak mümkün olabileceğini iddia etmiş; fakat insanlık tarihinde yaşanılan deneyimler göstermiştir ki bu sol totaliter eğilimler insanların kalıplaştırılmasına, çeşitliliklerin kısıtlanmasına sebebiyet vermiştir. Burada ifade etmeliyim ki, sağ veya sol totaliter eğilimler ve de devlete yüklenen ekonomik ve ideolojik roller devlet iktidarını kendine has, özerk görmeye itmiş; ‘devlet hareketleri’nin bireyden ve toplumsal gruplardan uzak (hatta onlara karşıt) demokrasi dışı uygulamalara yol açmıştır. Bu noktada özgür toplumun varolabilme ihtimali için devletin rolü güvenlik ve adalet ile sınırlandırılmalıdır.
 
Ya Hep Beraber Özgür Olacağız Ya da Hep Beraber Tutsak Kalacağız PDF Yazdır e-Posta
Muammer Kaya tarafından yazıldı.   
Pazar, 18 Temmuz 2010 11:46
Hep Beraber Özgür Olacağız Büyükçe bir evin odalarından birindeyiz. Bayağı kalabalık sayılırız. Yanımdaki birkaç arkadaş dışında kimse bana hiç tekin görünmüyor. Hepimizin elleri kelepçeli. Avuçlarımızın içinde bir anahtar var. Bu anahtarı ilk başta, elimizdeki kelepçenin anahtarı sanıyoruz ama sonra bu anahtarın, elimizdeki kelepçenin anahtarı olmadığını anlıyoruz. Etrafımızda, bize talimatlar yağdıran, bizi itiştiren silahlı insanlar dolaşıyor. Evin bir köşesinde şiddetli bir çatışma var: Silahlı adamlar, kelepçeli bir grubu, yine kelepçeli başka bir grupla dövüştürüyor. Yanımızdaki birkaç odadan da silah sesleri ve çığlıklar duyuluyor.
 
1960 Darbesi ve Türkiye'de Siyasi Hayat PDF Yazdır e-Posta
Fatima Betul Eser tarafından yazıldı.   
Pazar, 18 Temmuz 2010 11:26
Türkiye Cumhuriyet’inin  ‘demokrasiye geçiş’ sürecini anlamak için 2. Dünya Savaşını bilmekte fayda var diye düşünüyorum.
2. Dünya Savaşı sırasında Osmanlıdan beri ittifakı olan Almanya ile ilişkileri devam ettiriyordu yeni cumhuriyet. Fakat bu defa amaç başka idi. Eski ittihatçı kadrolar yine inanmıştı Almanya’nın gücüne ve daha savaş sonlanmadan yapılmıştı gizli anlaşmalar. Türkiye-Almanya arasında yapılan gizli anlaşmaya göre Türkiye savaşta kullanılacak mermi için krom verecekti Almanya’ya, buna karşılık SSCB‘nin dağılan toprakları üzerinde Kafkaslarda Türkiye’ye bağlı Türki Cumhuriyetler vaadi alınmıştı Almanya’dan. Tabi savaşın istikameti yine arzulandığı gibi olmamış, Kızıl Ordu Almanya’nın Dışişleri Bakanlığı binasına girecek kadar ilerlemişti. Ve tüm belgelere ordu tarafından el konmuştu. Bunun üzerine Türkiye-Almanya arasında yapılan gizli anlaşmalar ortaya çıkmıştı. SSCB tahmin edildiği üzere bunun hesabını soracaktı.
Aradan uzun süre geçmeden Sovyetlerin Uluslararası ilişkiler dergilerinde 1917 ‘de bırakılan Kars ve Ardahan’ın kendilerine ait olduğu, boğazlar üzerinde egemenlik haklarının olduğuna ilişkin makaleler yayınlanmaya başladı. Tam o sıralarda yeni oluşan BM imdada yetişti, daha kurulduğu yılda(1945) Türkiye üye oldu. Ne kadar demokrasi, çok partili siyaset gibi istenmeyen şartları vardıysa da ‘vatan toprağının bütünlüğü’ adına bunlara katlanılacaktı. BM işgali yasaklıyordu, dolayısıyla SSCB topraklar üzerinde hak talep edemeyecekti.
Bu arada Türkiye’de savaş ihtimaline karşı bir milyon kişi silah altına alınmış, bu kadar insanın çalışmaması dolayısıyla ekonomik gerileme yaşanmış, milli ekonomi oluşturma maksatlı azınlıklara ödeyemeyecekleri miktarlarda varlık vergisi konmuş, malvarlıkları ile bu vergileri ödeyemeyenlere beden işçiliği yaptırılmıştır. Zaten son yıllarda Recep Peker’in Kemalist reform ve ilkelerin baskı yoluyla kabul ettirilmesi fikri CHP içinde kabul görmeye başlaması ve tüm bu yaşananlar halkın CHP’ye tavır almasını sağlamıştı.
İlk parti içi muhalefeti 46 yılında Toprak Kanunu Tasarısının görüşülmesi sırasında Adnan Menderes, Refik Koraltan, Fuat Köprülü ve Celal Bayar hükümete karşı sert eleştirileri ile yapmışlardı. İlerleyen günlerde A. Menderes, R. Koraltan, F. Köprülü CHP’den atılmış, C. Bayar ise istifa etmiştir. 46 yılında ‘Dörtlü Takrir’ denilen bu grup  tarafından Demokrat Parti kurulmuş ve  DP’nin hiç hazırlığı olmadan ‘baskın seçim’ yapılmıştı. Buna ragmen DP mecliste 64 sandalye kazanmıştı.
DP kurulan ilk parti değildi, başka partiler de kurulmuştu. Fakat DP’nin kurucuları arasında Mustafa Kemalin başbakanlarından Celal Bayar’ın olması ve CHP’nin onu asıl muhalefeti gibi görmesi onu diğer partilerden ayırmaya yetmişti. Fakat İnönü’nün DP’yi muhalefet görmesi ya da göstermesi, hem batıyı avutup hem iktidarı aslında kaybetmeden olacağını sandığı ‘sınırlı bir demokrasi’ idi.
DP’nin 50 yılında hazırlıklı girdiği ilk seçimlerde tüm oyun % 52.7’sini alması kimse tarafından beklenir bir sonuç değildi. Bu seçim sonucuna göre meclisde DP’nin 408 CHP’nin 69 MP’nin 1 ve bağımsızların 9 sandalyesi vardı. Çevrenin merkeze karşı aldığı bir galibiyetti bu seçim. 60 darbesine kadar olan diğer 2 seçimde de DP iktidara gelmişti. DP iktidar geldiği dibi TSK’nın üst kadrolarını darbeye karşı emekliye ayırmıştı. Bu on yıllık iktidar döneminde cumhuriyetin 2. yılından itibaren fiilen askıya alınan 24 anayasası uygulmaya koyulmuş bunun üzerinde kısmi değişiklikler yapılmıştır. 53 yılından itibaren DP’nin özellikle basın konusunda kısıtlamalar yapması, özellikle de son yıllarda mecliste CHP-Asker arasındaki ilişkiyi inceleyen bir komisyonun kurulması darbeye iyice yer hazırlamıştı. Hatta bu olay üzerine bin kişilik bir subay grubu Cumhurbaşkanlığına yürümüştü.
27 Mayıs 1960 günü TSK içinde yapılanmış kırklı yaşlarda çoğu subay bir grup asker başlarına eski Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Cemal Gürsel’i de alarak darbe yapıp sivil hükümeti devirdi. Bu darbeyi DP’nin uyguladığı kötü politikalarla meşrulaştırmaya çalıştılar. Unutulmaması gereken bir şey var ki demokratik siyasetin önü açıktı hatta bir yıl kadar öncesinde Başbakan Adnan Menderes partisinin grup toplantısında erken seçim için hazırlıklara başlanması gerektiğini söylemiş, hatta İsmet İnönü İzmir’de yaptığı bir kongrede erken seçimden bahsetmişti.
Darbeyi yapanlar kendilerine Milli Birlik Komitesi adını vermişlerdi. Darbe sonrası bir çok DP’li tutuklanmış ve MBK’nın atadığı yargıçlardan oluşan Yüksek Adalet Divanı’nda yargılanmış ve 31’i ömür boyu hapis 15’i idam olmak üzere 433 kişi çeşitli cezalara çarptırılmıştı. Daha sonara MBK aralarında eski Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın da bulunduğu 12 kişinin ‘cezasını’ hafifleti. İşlerini iyi yapmış olacaklar ki Yüksek Adalet Divanı’ndaki yargıçlar 60 anayasası ile kurulan AYM’ye atandılar.
61 anayasasını hazırlamak üzere kurulan meclis MBK ve DP dışındaki partilerden, meslek örgütlerinden katılanlarla yapıldı. Hazırlanan yeni anayasa halkın % 80’inin katılmasıyla % 61.7  evet ile kabul edildi. Bu anayasada darbenin meşrulaştırılması cumhuriyet tarihinde askeri müdahalelerin başlangıcı olmuştur.
Toplum sözleşmesi olan anayasanın yapımından toplumun yarısı dışlanmış, resmi ideoloji bu anayasa ile inşa edilmiş, halkın temsilcilerinin önüne engeller konulmuş, siyasilerin dokunamayacakları alanlar çizilmiştir. İşte yukarıda çizdiğim tabloda görünenler, şu an Kemalistlerin devrim diye nitelendirdiği halkın iradesinin katlidir. 2010’da da Türkiye’nin henüz tam anlamı ile demokrasiye geçememiş olmasının sebebi bu zihniyettir.
Sağlıklı düşünebilmenin modern devletin organları ile neredeyse imkansızlaştırıldığı bu dönemde herkesin sağlıklı düşünebilmesi ve Kemalist zihniyetten arınması dileğiyle…
KAYNAKÇA:
Türk Anayasa Hukuku , E. Özbudun  Yetkin Yay./10. Bası
Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri , B. Tanör   Yapı Kredi Yay./16. Bası
Türkiye’de Anayasalar ve Siyaset , M . Erdoğan   Liberte Yay./6. Bası
Güleryüzlü Frankoculuğun Dramı , O. Can  Agora Yay./1. Bası
adnan-menderes-b1Türkiye Cumhuriyet’inin  ‘demokrasiye geçiş’ sürecini anlamak için 2. Dünya Savaşını bilmekte fayda var diye düşünüyorum.
2. Dünya Savaşı sırasında Osmanlıdan beri ittifakı olan Almanya ile ilişkileri devam ettiriyordu yeni cumhuriyet. Fakat bu defa amaç başka idi. Eski ittihatçı kadrolar yine inanmıştı Almanya’nın gücüne ve daha savaş sonlanmadan yapılmıştı gizli anlaşmalar. Türkiye-Almanya arasında yapılan gizli anlaşmaya göre Türkiye savaşta kullanılacak mermi için krom verecekti Almanya’ya, buna karşılık SSCB‘nin dağılan toprakları üzerinde Kafkaslarda Türkiye’ye bağlı Türki Cumhuriyetler vaadi alınmıştı Almanya’dan. Tabi savaşın istikameti yine arzulandığı gibi olmamış, Kızıl Ordu Almanya’nın Dışişleri Bakanlığı binasına girecek kadar ilerlemişti. Ve tüm belgelere ordu tarafından el konmuştu. Bunun üzerine Türkiye-Almanya arasında yapılan gizli anlaşmalar ortaya çıkmıştı. SSCB tahmin edildiği üzere bunun hesabını soracaktı.
 
Çılgın Türklerin Yumrukları PDF Yazdır e-Posta
Bilal Sambur tarafından yazıldı.   
Çarşamba, 21 Nisan 2010 10:40
İlk önce DTP’nin  eski genel başkanı ve yasaklı siyasetçi  Ahmet Türk’e Samsun’da  saldırıldı ve burnu kırıldı. Daha sonra bakan Taner Yıldız’a Kayseri’de   öğretmen olan biri  saldırdı ve burnunu kırdı. Bu iki olayda da  fiziksel saldırı, yumruğun inmesi şeklinde oldu. Yumrukta sembolleşen şiddet ve vahşete, kişisel olmanın ötesinde kolektif bir anlam ve değer verilmeye çalışılmaktadır. Başka bir ifade ile bu yumruklar, bir kahveci çırağının ya da  beden eğitimi öğretmeninin  yumrukları değil, ‘çılgın Türklerin’ yumruklarıdır şeklinde   herkese   bir korku ve yıldırma mesajı verildi.
 
AB'den Yansıyanlar-1 PDF Yazdır e-Posta
Ömer Kaya tarafından yazıldı.   
Pazartesi, 19 Nisan 2010 10:10
AB’nin Türkiye için hazırladığı 2009 raporu geçtiğimiz süreçleri iyi özetleyen bir belge niteliğinde. Bana göre siyaset konusunda ahkâm kesmek isteyen(ister AB’ye taraf olsun ister olmasın) her birey bu belgeyi incelemeli. Bu belge bir bakıma dışarıdan bir gözün de analizlerini içeriyor. İçerideki kısır tartışmaların dışında, dışardan başka bir pencere ile bakmakta yarar olduğunu düşünüyorum. Düşünce, vicdan ve din özgürlüğü başlığı altında şunlar söyleniyor.

Hükümet, Aleviler ve gayrimüslim cemaatlerle bir diyalog başlatmıştır. Bununla birlikte, bu grupların belirli sorunları hâlâ çözüm beklemektedir. Gayrimüslim cemaatlerin ve Alevilerin aşırı bir kısıtlama olmaksızın faaliyet göstermelerine imkân tanıyacak şekilde AİHS ile uyumlu bir yasal çerçevenin oluşturulması gerekmektedir.
 
«BaşlangıçÖnceki12345678910SonrakiSon»

Sayfa 1 / 17