27 Nisan 2007 günü, Genelkurmay, kendisinden beklenmeyen bir manevrayla, internetten yayınladığı bildiriyle, Türk demokrasi tarihine geçecek acı ve tatsız bir olaya imza atmıştır. Zaten, cumhuriyet tarihi boyunca, gelişmesine ve halk arasında içselleşmesine yeterince olanak bulmakta zorluk çeken Türk demokrasi kültürü, yavaş yavaş yeşererek büyüdüğünü düşündüğümüz son 5 yılında, gerekçesi ve temellendirmesi gayet saçma ve garip bir muhtırayla gaddarca budanmış ve gelişmesinin önü kesilmiştir. Bu e-muhtıra; laiklik odağı etrafında iktidarını elinde tutmaya çalışan bir takım dayatmacı zihniyetin, cumhuriyet geleneğine bağlı kalma dümeni altında içten içe ne kadar fena bir totaliter ruha sahip olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Bu zihniyet, anayasanın ikinci maddesinde yer alan laik, demokratik ve sosyal bir hukuk devletinin koruyuculuğundan ziyade, militarist totaliter faşist bir devletin çığırtkanlığını yapmaktadır ama temennim odur ki; bu sefer kazananlar sözde değil özde demokratlar olacaktır. Yani, anayasa hükümlerine ve işleyiş sürecine saygısı olan ve darbe çığırtkanlılarına karşı faziletli bir duruş gösterme cesaretine sahip olan gerçek demokratlar...
27 Nisan gecesi, televizyon kanallarını izlerken, fikirlerini belirten ve benim özde de demokrat olduğunu düşündüğüm yazar ve düşünürlerin çoğu, ülkenin bir gerilime sürüklenmemesi adına erken seçime gidilmesi gerektiğini söylemekteydi. Kimse ama hiç kimse, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin hangi hakla darbe girişimine kalkabileceğini sorgulamıyordu. Anayasanın ilgili maddesine göre, rejimi korumak TSK’nın göreviydi ama rejimi esas tehlikeye sokan neydi? Ülkenin AB yolunda 50 yıldır yapamadığı şeylerin son 4 yılda yapılmış olması mı yoksa ekonomik büyümenin cumhuriyet tarihi boyunca ilk defa 17 dönem üst üste devam etmiş olması mı? TSK’nın bildirisine baktığımızda, sorun bunlar değil, zaten rejime tehlike olarak arz edilen olaylardan bir tanesi de verilmiş. Urfa’da 23 Nisan’da çocuk bayramı yerine kutlu doğum haftasının kutlanmış olması rejimin tehlikede olduğunun apaçık kanıtıymış bu bildiriye göre. Bu ülkede, dinin çocuklar üzerinden sömürüldüğünü ve rejimi tehlikede olduğunu iddia ederek, ülke yönetimine gayri-hukuki yollardan el koymaya çalışanlara şunu hatırlatırım; Kuvay-i Milliye adını kullanarak, bir elinde silah diğer elinde Kuran, Atatürk ve onun silah arkadaşlarının yolunda ilerlediklerini beyan eden bir ant içen kişiler orada bas bas bağırıyorken sizler nerdeydiniz? Sömürü diyorsanız, katmerlisi burada, hem Atatürk hem din bu kadar alenen ve bir de şiddete teşvik edilerek kötü amaçlara alet edilirken, rejim tehlikede değil miydi? Bu konunun sorumlularını neden araştırmadınız, neden üstüne gitmediniz? Yoksa sizin rejim bekçiliğiniz, gerekirse şiddete başvurmayı destekliyor mu? Yoksa sizce dinin sömürüsü affedilemez ama Atatürk’ün sömürüsü hoş görülebilir mi? Aslında bakarsanız, bu soruların cevabının TSK tarafından nasıl cevaplanacağını bulmak çok da zor değil; 80 yıla sığdırdığımız 2 darbe, 1 post modern darbe ve 2 muhtıranın varlığına ve yapılış gerekçelerine bakmanız cevabı bulmanız için yeterlidir.
Dediğim gibi en çok hazmedemediğim nokta, kimsenin bu zihniyete hesap sorabilecek cesareti gösterememesidir. Bu ülkede, sırf birileri istemiyor diye, anayasal süreci terk ederek, yeni arayışlara yönelmek bu ülkenin demokrasi anlayışına ket vurur. Kaldı ki, ülke içindeki sosyal ve kültürel kutuplaşmanın da bu tarz gerilimler ile tırmanacağını tahmin edecek olursak, bu şekil dayatmalara prim vermeyerek yasaların verdiği yetkiler dahilinde her kurumun görevine devam etmesi izlenmesi gereken en aklıselim yoldur. Haddini aşarak, sınırlarının dışına çıkan kurumlara üstleri gereken cevabı vermeli ve gerekirse onlara haddini bildirmelidir…
Unutmayınız ki; bu anayasayı oluşturan, meclis görev süresini ve cumhurbaşkanlığı seçimini belirleyen organ, şu an bu koşulların doğurduğu durumdan memnun olmayan organdır. Kendi koyduğu yasalara dahil tahammülü olmayanların mızıkçılıklarına ve esas görevi sükûneti sağlamakken, daha çok gerilim ve kargaşa yaratan bekçilerin artık emekli edilerek görevlerine son verilmeli; bununla beraber, görev bilincini kavramış, insan haklarına ve farklılıklarına hoşgörülü, üslerine saygılı, ancak göreve çağrıldığı zaman işbaşı yapacak ve işbaşında da haddini bilecek olan yeni bekçilere bir an önce yol açılmalıdır…

| < Önceki | Sonraki > |
|---|















