| Çokkültürcülük ve Liberalizm: Aynı Saflarda Ayrı Düşünmek |
|
|
|
| Efe Baştürk tarafından yazıldı. | |
| Salı, 27 Temmuz 2010 23:21 | |
|
Çokkültürcülüğe Bir Bakış ![]() Çokkültürcülük olgusu günümüz siyaset teorisinin ilgi alanından birisidir. Ancak çokkültürcülüğü önemli kılan husus, onun, teorik anlamından ziyade, içerdiği pratik sonuçlardan kaynaklanmaktadır. Ulus-devletin “aşınmaya” uğradığı – ya da bunun tartışıldığı – günümüz siyaset dünyasında çokkültürcülük ulus-devlet sonrasına tekabül eden yeni bir düzeni mi, bir anlamda ulus-devletin yaratıcısı olan modernite sonrasını mı, yani post-modernizmi mi, yoksa ulus-devlet içerisindeki kırılganlığı tamir edebilecek bir ihtiyacı mı yansıtmaktadır? Bir başka önemli konu, küreselleşme ile ortaya çıkan kimlik krizi’dir. Küreselleşme, ulusları birbirine yakınlaştırmakla kalmamıştır – daha doğrusu küreselleşme salt teknolojik bir yakınlığı içermemektedir. Sosyolojik olarak uluslar yakınlaşmıştır, başka bir deyişle, ilişki düzeylerinde yoğunluk artmış (Tomlinson, 2004: 14), buna mukabil bu yoğunluk artışı kimlikler arasında gerilimi ortaya çıkarmıştır (Huntington, 2005: 25). Bu gerilimin asıl sebebi, kimlikler arası yakınlığın artması sonucu kimliksel farklılıkların belirginleşmesidir. Ya da, küresel bir homojenliğe karşı ulusal kimliklerin savunma refleksi göstermesidir. Çokkültürcülüğün mahiyeti, küreselleşen ve ulus-devletlerin siyasi belirleyiciliklerinin giderek azalmaya doğru gittiği bir dünyada ortaya çıkan somut durumu ifade etmesidir. Daha geniş bir ifadeyle çokkültürcülük, kimliklerin homojen ve geçmişe dayalı (zaman açısından oluşmuş/ortaya çıkmış) öğeler neticesinde geliştiği (etnisite, ulus, toprak, vs.) modern dünyadan, kimliklerin günümüz bilgi toplumunun (Castells, 2008: 91) özelliği neticesiyle değişken/akışkan bir nitelik gösterdiği post-modern dünyaya doğru geçiş sürecinde, kimliklerin çoğulculaşması olarak nitelendirilebilir. Bunun sonucunda günümüzdeki ilişki modelleri ve yoğunluğu kimliklerin belirginleşmesinde asli bir etki taşımaktadırlar. Ancak kritik soru şudur: kimliklerin çoğaldığı ve her yeni ilişki yoğunluğunun yeni bir kültürel içerik taşıdığı toplumlarda, barış içinde bir arada yaşama prensibi nasıl hayata geçirilebilir? Bir cevaba göre; demokrasinin, farklı kültürleri ve ilişki düzeyinde ortaya çıkan “alt grupları” içine dahil edebilecek çapta genişletilmesi ve tabana yaygınlaştırılması bir çözüm olarak nitelendirilebilir (Beck, 2005: 153-158). Ancak sorun burada bitmez. Çünkü çokkültürcülük, sorunların pratik çözümlerinden daha geriye gitmeye çalışır ve felsefi yanıtlar bulma eğilimi taşır. Bunun da temelinde, çokkültürcülüğün, siyasal bir yapının yeniden tanımlanması ve işletilmesine dayalı kuramsal içeriği ve bu bağlamda liberal ilkelere karşı taşıdığı eleştiriler yatmaktadır. Çokkültürcülüğün Liberalizme Eleştirileri Yaşadığımız dönemin kimlikler bazında incelenmesi günümüz siyaset teorisyenlerinin temel ilgi alanını oluşturmaktadır. Bilhassa farklı kimliklerin bir arada yaşamasına dair geliştirilen önermeler mutlaka iki olguyu bir arada ele almaktadırlar: liberal eşitlik ve çokkültürcülük. Tüm bireylerin adil ve tarafsız devlet karşısında eşit haklara sahip olduğunu savunan modern liberal ilkeye karşılık (Rawls, 1971) eşit bireyciliğin yaratmış olduğu homojenliğin kültürel çoğulculuğu engellediği veya bireylerin hem bireyleşmeye itilmesine hem de siyasal yapının farklı kimlikleri tanımamasına yol açtığını iddia eden çokkültürcülük doktrinleri (Taylor, 2010; Mouffe, 2008; Doytcheva, 2009) arasında ilkesel bir anlaşma, fakat pratik idealler açısından farklılık mevcuttur. Liberal ilke mutlak anlamda tarafsız bir devleti ve iyi’ye karşı adil’in önceliğini tasavvur ederken (Erdoğan, 2009; Heywood, 1999), çokkültürcü doktrinler, farklı kimliklerin bir arada yaşamasına imkan sağlayacak olan bir yapının yalnız adil ilkeler etrafında değil, fakat aynı zamanda kapsamlı bir “iyi” doktrini çerçevesinde kurulması gerektiğini öngörmektedirler. Ve ayrıca çokkültürcülük, (bireysel ya da kolektif anlamda fark etmez) homojen bir kimlik tasavvuruna karşı çıkmakta, bu nedenle, her ne kadar haklar bağlamında eşit bireyciliğe olan vurgusu sabit olsa da, toplumsallaşma veya “cemaatleşme” olgularına liberal bireycilik açısından bakmayı tercih etmemektedir. Bir diğer deyişle çokkültürcülüğün grup hakkına olan vurgusu, bireysel özgürlükten daha fazladır. Liberalizm ile çokkültürcülük arasındaki karşıtlığın önemli bir ayağını liberallerin gerçekten de “atomize olmuş birey” konusunda ısrarcı olup olmadıkları sorunu oluşturmaktadır. Şayet liberaller, gerçekten de, bireyin toplumsal pozisyonunu belirleme yönünde ısrar gösteriyorlarsa, bunun doğal sonucu olarak hoşgörüsüzlüğün ve ahlaki dogmatizmin ortaya çıkması kaçınılmaz olacaktır (Kukathas, 1997: 78). İkinci olarak, liberalizmin, bireyciliğe önem vermesi, toplumu ya da toplumsallığı dışlıyor anlamına gelmemelidir. Çünkü, liberalizmin bireyci vurgusu, bireyin kendi ahlaki pozisyonunu ve sosyal tercihlerini sadece “kendisinin” belirlemesine vurgu yaparak, bu tercihlerden doğan sosyal ilişki kalıplarının (cemaatleşme, gruplaşma, vs.) da bu özgürlüğün doğal sonucu olduğunu savunur (Kukakthas, 1992: 117). Bu sayede liberalizmin, bireyciliğe vurgu yaparak toplumsallığı dışlıyor gibi görünmesi ilkesel açıdan tutarsız olarak değerlendirilebilir. Çokkültürcülük ile liberalizm arasındaki felsefi tartışmanın (muhtemel) pratik sonuçları göz ardı edilmemelidir. Günümüz toplumlarının önemli bir özelliği, farklılıklara dayalı çeşitlilik içermeleridir. Ancak bu ontolojik gerçekliğin “varlığı” ya da “mevcudiyeti” sorunun çözümlenmesi açısından yeterli değildir. Mesele, bu farklılıkların bir arada yaşamasına dair kapsamlı ve adil siyaset ilkelerinin oluşturulmasıdır. Bu ilkelerin meşruiyeti ise iki açıdan değerlendirilebilir: Birincisi, ilkesel olarak, hak ve özgürlüğün muhatabı olarak bireyin gündeme alınması; ve ikincisi, beşeri yapının bireyin üzerinde (ya da ona aşkın) bir vasıfta kurgulanmaması, bireyin tercih özgürlüğüne bağlı kılınması, bu sayede, bireyin temel hak ve özgürlüğüne dahil edilmesidir. Dolayısıyla, çokkültürcü siyasal bir yapının hak ve özgürlükler bağlamında temel referans noktası, liberal eşitliğe ve özgürlüğe dayalı liberal bakış açısı olmalıdır.
Favori olarak işaretleyin
Favorilerinize ekleyin
Bunu e-posta ile gönder
Okuma: 237 Yorumlar (0)
![]()
|







