Samsun Milletvekili ve AK Parti Grup Başkan Vekili Sayın Suat Kılıç’la İsrail’in Mavi Marmara gemisindeki kanlı operasyonu, İran’ın uluslar arası kamuoyundaki pozisyonu ve Türkiye’nin dış politikası üzerine bir röportaj yaptık. Kendisine meclisin yoğun gündeminden vakit bulup bizlere zaman ayırdığı için teşekkür ederiz.İsrail’in Mavi Marmara gemisine gerçekleştirmiş olduğu kanlı baskından sonra gerek Türkiye’de gerekse yurtdışında Türkiye dış politikasında bir eksen kayması olduğuna dair bir tartışma başladı. Siz bu tartışmayı nasıl yorumluyorsunuz?
Önce Mavi Marmara’dan başlamak lazım. Mavi Marmara gemisiyle yola çıkanların yaptığı eylem bir insan hakları eylemidir, bir hak arama eylemidir. Herkesin sessiz kaldığı bir zulüm karşısında sessizliği bozan, karanlığı yırtan bir çığlıktır. Bunu bu yönüyle değerlendirmek lazım. O gemideki insanların tamamı sivil, silahsız, savunmasız, masum insanlardır. Yani ellerinde silahlar yoktu, bombalar yoktu, roketatarlar yoktu, yüksek teknik silahlarla donanmış İsrail askerlerine mukavemet edebilecek hiçbir teknolojik imkana sahip değillerdi. Buna rağmen İsrail bir hak arama eylemine bile tahammülsüzlüğünü ve saldırgan tutumunu da ortaya koymuştur.
Kaldı ki, Mavi Marmara gemisine düzenlenen baskın İsrail kara suları içinde değildir. Uluslar arası sularda yüzmekte olan bir gemiye İsrail silahlı saldırıda bulunmuştur. İsrail hükümetinin eylemi bu yönüyle terörist bir eylemdir. Kanun dışı bir eylemdir. Somalili korsanlardan bile daha hukuk tanımaz bir tavırla hareket etmişlerdir. Ve doğrudan cana kastetmişlerdir. Silahsız insanlara karşı silah kullanmak suretiyle cana kastetmişlerdir. Somalili korsanların el koyduğu hiçbir gemide bu kadar ölüm hadisesi yaşanmadı. O nedenle Türkiye’nin ortaya bu hadise nedeniyle koyduğu tavra bakarak Türkiye’nin dış politikasında bir eksen kayması yaşandığını savunmak tamamıyla İsrail hükümetinin müdafisi olmak, avukatlığına savunmaktır.
Bütün dünya İsrail’in hukuk dışı eylemi ve saldırısını kınarken Türkiye’deki bazı fikir ve düşünce insanlarının İsrail’in eylemini meşrulaştırmak istercesine Türkiye dış politikasında bir eksen kayması tartışması başlatmış olmaları kabul edilebilir bir durum değildir. Türkiye’nin dış politikası Türkiye’nin menfaatleri doğrultusunda şekillenen bir politikadır ve Türkiye’nin dış politikası bir devlet politikası olarak şekillenmektedir. Bu süreçte yaşananlardan hareketle ‘Türkiye’nin dış politikada ekseni kaymaktadır’ gibi bir tezin arkasına takılabilmek mümkün değildir.
Tam aksine şu söylenebilir; Türkiye tarihinin ve misyonunun biçimlendirdiği eksene dış politikasını oturtmak gayreti içerisindedir. Bir yandan hamasi nutuklar atılacak, biz büyük devletiz denilecek, büyük güce sahibiz denilecek, diğer taraftan bir büyük devletin yapması gereken şeyleri Türkiye’nin yapması karşısında kaygı dolu söylemler geliştirilecek! Bunları anlamlandırabilmek mümkün değil. Eğer büyük devletiz iddiasındaysanız uluslar arası hukukun hayat bulması için gayret göstermek zorundasınız. Küresel anlamda demokratik bilincin yerleşmesi noktasında gayret göstermek zorundasınız. İnsan hakları doğrultusunda duyarlı olmak ve kendi toplumunuz dışındaki toplulukların da insan hakları doğrultusundaki beklentilerinin sağlanabilmesi için çaba göstermek mecburiyetindesiniz. Sınırları içerisine kapanmış, içe kapanık, kendi ulusal hassasiyetlerinin dışındaki sınırlarının haricindeki olaylara hiçbir şekilde alaka göstermeyen, dış politika sorunlarıyla ilgilenmeyen, küresel sorunlara duyarlılık göstermeyen bir ülkenin büyük devlet söylemini sürdürebilmesi mümkündür ama büyük devlet olabilmesi mümkün değildir. O nedenle bizim hadiseye bakışımız iki yönlüdür; bir, biz diyoruz ki Türkiye büyük bir devlettir. Bunu söylem olarak destekliyoruz, geliştiriyoruz.
İki, bununla birlikte Türkiye’nin büyüklüğüne yaraşır vizyon ve misyon kurgulamasının kaçınılmazlığı anlayışıyla hareket ediyoruz. Bölgedeki sorunlara duyarsız bir Türkiye’nin vizyonu da yakalaması, misyonu da yakalaması mümkün değildir. Bölgenin sorunlarına duyarlı olmak zorundayız, bölgede kalıcı barışın tesis edilmesi yolunda inisiyatifler almak zorundayız. Bölgede yeni bir savaş riskinin bertaraf edilmesi için sorumluluk üstlenmek zorundayız. Bölgede terör örgütlerinin varlığını ve terörist eylemlerin yoğunluğunu arttıran insan hakları ihlallerinin ortadan kaldırılması için elimizi taşın altına sokmak zorundayız. Bölgedeki ülkeler arasında yaşanan ikili ihtilafların çözüme kavuşturulması, sınır ihtilaflarının, kaynak paylaşımına yönelik, su paylaşımına yönelik ihtilafların çözüme kavuşturulması için risk almak, varsa riski de paylaşmak zorundayız.
Bunlar olmadığı takdirde Ortadoğu coğrafyası sürekli kargaşanın ve kaosun devam ettiği bir coğrafya olarak kalmaya devam edecek. Dolayısıyla Ortadoğu coğrafyası, paralelinde terör yaratan, terör örgütlerinin yaşama olanaklarına imkan sağlayan bir bölge olarak kalmaya devam edecektir. Bu olduğunda ne olacak? Uluslar arası güçler, gerek BM çatısı altında gerek NATO örgütlenmesi adı altında, gerekse geçmişte olduğu gibi çok uluslu konsorsiyumlar -Amerika’nın, İngiltere’nin, İtalya’nın, İspanya’nın bazen Türkiye’nin de bulunduğu çok uluslu konsorsiyumlar- adı altında bölgeye sürekli dışarıdan müdahaleler olacaktır. İlk defa olarak bir bölge ülkesi demektedir ki; bölgedeki sorunları bölgenin dinamikleri çözüme kavuştursun ve bölgede yeni savaş riskleri ortaya çıkmasın!
Peki, bununla ilişkili olarak, Türkiye ve Brezilya öncülüğünde gerçekleştirilen uranyum takas anlaşması, akabinde Brezilya ve Türkiye’nin İran’a karşı yaptırımlarla ilgili teklif karşısında hayır oyu kullanmasıyla birlikte bu eksen kayması tartışmasını sizce nasıl yorumlamak gerekir?
İran’la ilgili konuya Türkiye’nin müdahil olması da bu başlıkla ilgilidir. Uranyum takasının içerisine biz girdik, ama uranyum takasının içerisine girerken Amerika’dan kopuk değil, tam aksine Amerika’nın da çözüm olarak benimsediği çerçeve içerisinde uranyum takasının sağlanabilmesi için devreye girdik. İran’ın hedef tahtasında olmaması, İran’ın üzerinden bir savaş çığırtkanlığının yapılmaması için Türkiye’nin devreye girmesi eksen kayması değil, eksene oturmadır. Çünkü burada Türkiye devreye giren tek ülke değildir. Türkiye Başbakanı Brezilya Başbakanı ile birlikte devreye girmiştir ve sürecin bir yerine kadar ABD de işin içerisindedir. Bakıldığı zaman Amerika reaksiyon gösterene kadar bütün Avrupalı güçler uranyum takasını bölge adına olumlu bir gelişme olarak değerlendirmişlerdir. Tüm hedeflerle birlikte değerlendirildiğinde Türkiye bir NATO ülkesidir, Türkiye aynı zamanda ABD’yle birlikte rol model ortaklığı olan stratejik bir müttefiktir. Türkiye AB yolunda tam üyelik sürecini devam ettiren, bu amaçta yeni müzakere fasıllarının açılmasına gayret gösteren bir ülkedir. En son geçen hafta mecliste kabul ettiğimiz yeni veterinerlik ve gıda güvenliğine bağlı olan düzenlemelerle AB’yle üç fasılda daha müzakerelerin açılmasına zemin hazırlanmıştır. Dolayısıyla bir ülke hem NATO’nun üyesi olacak, hem AB’ne tam üyelik sürecini canla başla devam ettiriyor olacak, hem laik hem demokratik olacak, hem de dış politikada ekseni kaymış olacak! Bu pek mümkün olabilecek bir şey değil.
İsrail, Mavi Marmara operasyonuyla ilgili olarak kendi bünyesinde bir soruşturma komisyonu açacağını beyan etti. Türkiye’nin bu konu hakkındaki tavrı nedir?
İsrail beş ayrı ülkeden oluşan tarafsız bir komisyonun denetim yapmasına şu an sıcak bakmıyor. Ve kendi içerisinde oluşturacağı bir komisyon eliyle de mavi Marmara gemisine yönelik saldırıyı kendi iç bünyesinde bir içişleri meselesi gibi ele alarak değerlendireceğini ifade ediyor. Ancak bu anlamda uluslar arası kamuoyunun İsrail Hükümetine bir güveni yok. Sivil insanların bulunduğu bir yardım gemisine terör örgütlerinin yöntemleriyle uluslar arası sularda saldırı düzenleyen bir hükümetin uygulayacağı tek taraflı bir komisyonun ortaya koyacağı bir rapora tarafsız bir rapor gözüyle bakamayız, ve asla güven duyamayız. Dolayısıyla İsrail’in kendi içerisinde oluşturacağı bir komisyon bizler açısından sorunun çözümüne ya da sürecin sağlıklı bir şekilde yürütülebilmesine ilişkin hiçbir şekilde imkan sağlamayacak. Ama burada maalesef uluslar arası kamuoyunda ve Türkiye kamuoyunda İsrail yönetiminin ya da İsrail lobilerinin etkisi altında hareket eden kesimler var. Sanki İsrail’le yaşanılacak bir ihtilafı insanlığın sonuymuş gibi bir algılama yaratılmak istenmekte. İsrail’e gücünden çok fazla kuvvet vehmediliyor. Bunlar doğru yaklaşımlar değil.
Bir devlet gücü insan haklarını yok sayan, tanımayan bir anlayışla hareket ettiği takdirde bu durum karşısında hak arama mücadelesi yaratacaktır. Hukuk dışı yöntemlerle hak ihlalleri de hak arama mücadelelerini de benzer şekilde hukuk dışı yöntemlerle donatacaktır. Türkiye’nin bu süreçte tezi şudur: İsrail hukuk dışı yöntemlerle insan hakları ihlallerine devam etmesin, buna karşılık İsrail’in insan hakları ihlallerinin son bulmasıyla birlikte başta Gazzeliler olmakla birlikte hakları ihlal edilen kesimler de İsrail’e karşı hukuk dışı sayılabilecek yollardan cevap verme ihtiyacı içerisine girmesin. Yani Türkiye’nin attığı adımları İsrail Hükümeti hakkıyla doğru okuyabilse, esasında İsrail’in ve İsrail halkının barışçıl bir şekilde gelecek inşa edebilmesi için de çok sağlam ve sağlıklı bir zemin oluşacak. Zaten bu duyarlılığın İsrail halkında karşılık bulduğu kanaatindeyiz. Çünkü Telaviv’de İsrail yönetimine karşı büyükçe bir gösteri düzenlendi. Ve yine hem İsrail içinde hem İsrail dışında İsrail yönetimini eleştiren kınayan açıklamalar arka arkaya geliyor. Dolayısıyla bu süreçte İsrail Hükümetinin yaptıklarını peşinen doğru kabul eden açıklamalardan ve yorumlardan herkesin kaçınması lazım.
Kimi kesimlerce çokça dillendirilen bir husus var. Özellikle İran’ın son cumhurbaşkanlığı seçimlerinin şaibeli olduğu ve o süreç içerisinde gerçekleşen insan hakları ihlallerini de hesaba katarak, böyle bir ülkeyle aynı fotoğraf karesinde bulunulmasının hoş olmadığı ifade ediliyor. Tabi bu değerlendirmeler çoğu zaman İsrail devletiyle olan mevcut ilişkilere de değinilerek dillendiriliyor. Siz bunları nasıl yorumluyorsunuz?

Şimdi bu soru bahsettiğiniz kesimler tarafından İsrail’in Gazze’deki baskısını, İran’ın İran halkı üzerindeki baskısıyla özdeşleştirerek soruluyorsa burada çok ciddi bir mantık hatası var demektir. Ve maalesef İsrail yandaşı çevrelerin kara propagandaları da bu anlamda karşılığını toplumda buluyor anlamına gelebilecektir. Çünkü İsrail’in Gazze ve Filistin üzerindeki ilişkisi ile İran halkının kendi yönetimi arasındaki ilişki farklı şeylerdir. Geçmişte Türkiye’de de insan hakları ihlallerinin çok yoğun bir şekilde yaşanmış olduğu, insanların sorgusuz sualsiz cezaevlerine gönderildiği dönemler olmuştur. Bu bir ülkenin içindeki hukuk problemidir, demokrasi problemidir, özgürlük problemidir. Ancak bir ülkenin iç bünyesinde bunların yaşanıyor olması elbette ki uluslar arası kamuoyunun dikkatini çekmeyecek demek değildir. Ama diğer taraftan İsrail Hükümeti Gazze’de yani başka bir devletin sınırları içerisinde yaşayan başka bir halka karşı abluka uygulamaktadır. Başka bir devletin sınırları içerisinde yaşayan bir halkın üzerine bombalar yağdırmakta, başka bir devletin toprakları üzerindeki okulları, hastaneleri, kamu binalarını, yerleşim yerlerini tahrip etmektedir.
Ve yine İsrail’in kendi sınırları içerisinde yaptığı bir şey de şudur; Filistinli Arapların İsrail toprakları üzerinde yaşayanları vardır. Özellikle Doğu Kudüs konusunda çok derin ihtilaflar vardır. Ve İsrail Filistinli Arapları binlerce yıl yaşadıkları topraklardan zorla göç ettirmek suretiyle buralara Yahudi yerleşimcileri iskan ettirmek gibi gayretin içerisindedir. İsrail’de yaşananlarla İran’da yaşanılanlar bu anlamda birbiriyle örtüştürülebilecek, birbiriyle kıyaslanabilecek şeyler değil. Bir kere bunu sapla samanı karıştırmadan net hatlarla birbirinden ayrıştırmak lazım. Bir ülkedeki demokrasi ve özgürlük sorunu ayrı bir şeydir, bir ülkenin başka ülkenin insanlarına yönelik silahlı saldırısı apayrı bir şeydir. Ya da bir ülkenin kendi iç bünyesinde yaşayan ve azınlık konumunda bulunan vatandaşlarına yönelik zorla göçe mecbur bırakma ya da iskan yerlerini değiştirme veya ellerindeki arazileri kamulaştırmak suretiyle hakim çoğunluğun tasarrufuna devretme gibi uygulamalar bambaşka şeylerdir. İran seçimleriyle ilgili teferruatlı yorum yapabilecek bilgiye sahip değilim. Ama İran’da bahse konu olan şekilde birtakım cereyanlar söz konusuysa herkes çok iyi bilir ki, bir ülkede demokrasi ve halk iradesi ya vardır ya yoktur. Yani ‘biraz vardır, biraz yoktur ya da ne vardır, ne de yoktur’ gibi şeyler olmaz. Dolayısıyla İran kendi demokrasisini, kendi iç bünyesindeki halk egemenliğini ya da çoğunluğun oylarıyla iktidara gelme sürecini eğer sorgulaması gerekiyorsa kendisi sorgulayacaktır ya da İran halkının kendi mücadelesi nihayetinde insan hakları ihlallerinin, özgürlük sorunlarının, demokrasi açığının kapatılmasıyla zaman içerisinde son bulacaktır. Ama bu anlamda İran’la İsrail’in yaptıklarını kıyaslamak çok yanlış bir bakış açısı olu.
Anladığım kadarıyla siz bu ikisinin özdeşleştirilmemesi gerektiğini özellikle vurguluyor ve bunun yanlış olduğunu ifade ediyorsunuz.
İkisini özdeşleştirmek mümkün değil. Bugün Ortadoğu’da yalnızca İran’la ilgili olarak değil, sadece Ortadoğu’yla ilgili olarak da değil, dünyanın her tarafında demokrasi sorunları var. Ama batılı güçler işine geldiğinde ‘burada demokrasinin ihlali var, burada insan hakları ihlali var, burada özgürlük ihlali var, buraya müdahale edelim’ ama başka yerlerde işine gelen bir yönetim işbaşına geldiğinde ‘diktatörlerin yönetime devam etmesini temin ederim’ gibi bir anlayışla hareket edebiliyorlar. Bu bir.
İkincisi, konuları yorumlarken kaçırılmaması gereken bir nokta da şudur; diplomatik ilişkilerin öncesinde ticari ilişkiler vardır. Yani para hareketi vardır. Bugün Türkiye’nin İran’la olan ilişkilerinden rahatsızlık duyan ülkelerin İran’la olan ticaret hacimlerinin toplamı Türkiye’nin on katından daha fazla. Eğer İran Türkiye’nin hiçbir şekilde ticaret yapmaması gereken, Türkiye’nin enerji alışverişi yapmaması gereken bir ülke konumundaysa Türkiye’nin İran’la ilişkilerini asgariye indirmesini isteyen batılı ülkelerin İran piyasasında ne işi var! Bu sorunun da sorulması lazım. Bu soruyu tersinden cevaplarsanız şöyle bir neticeye varırsınız; ‘ey Türkiye sen İran’la olan ticaretini asgariye indir, sınırlandır hatta sonlandır, İran’la ticareti sen yapma biz yapalım’! Bunun arka planında böyle bir anlayış var. Oysa Türkiye bu ülkenin menfaatine olan neyse ona bakacaktır. En uygun fiyatla gazı nereden alabilirim, en uygun fiyatla petrolü nereden alabilirim, Türk müteahhitlerinin dünyanın başka yerlerinde ticaret yapmalarını nasıl sağlayabilirim, bu arada İran’daki milyar dolarlık projelerin müteahhitlerimizin üslenmesini nasıl sağlayabilirim? Türkiye elbette ki olaya bu şekilde bakacaktır. Bir diğeri, İran’a yönelik tehditlerin Ortadoğu’da yaratacağı bir savaş riski Türkiye’nin bölgesini istikrarsızlaştıracaktır. Bu durum Türkiye’ye gelen turist sayısından Türkiye’ye gelen yabancı sermaye miktarına kadar, Türkiye’nin ihracat potansiyeline kadar pek çok göstergeyi Türkiye’nin aleyhine bir şekilde etkileyecektir. Dolayısıyla biz dış politikamızı şekillendirirken ve bölgesel sorunlara müdahale ederken iki kaygıyla hareket ediyoruz; Türkiye’nin menfaatine olacak adımlar nedir, onu atalım. Bu bir. İki, Türkiye’yi bölgede etkili, masada ortak ve ticaret pastasından en yüksek payı alan ülkelerden biri haline getirecek inisiyatifler nelerdir, bu inisiyatifleri muhakkak kullanalım.
Bu söylediklerinizi Türkiye’nin 2023 vizyonu hedefleriyle ilişkilendirecek olursak bize geleceğin Türkiye’sini daha net bir biçimde ifade edebilir misiniz?
2023 vizyonuna ilişkin olarak Türkiye’nin hedefi dünyanın en büyük on ekonomik gücü arasına girebilmiş olmaktır. Tabi bu arada ihracat potansiyelini bir trilyonun üzerine çıkarabilmiş olmak, turizm gelirlerini yüz milyar doların üzerine çıkarabilmiş olmak, kişi başına düşen milli geliri otuz binin üzerine çıkarabilmiş olmak, okuma yazma oranını yüzde yüze çıkarabilmiş olmak, kadınların ve gençlerin sosyal, siyasal ve ticari hayatta en yüksek düzeyde yer almış olmasını temin etmiş olmak ve AB’ne tam üye olabilmiş olmak diye özetlenebilir. Ama 2023’de Türkiye’nin küresel güçler arasında hangi sırada yer alacağına ilişkin bugünden bir tahmin yapmak doğru değil. Çünkü bu farklı parametrelerle şekillenen bir husus; ABD var, Rusya var, Çin var, Hindistan var, AB üyesi olan İngiltere, Fransa, Almanya gibi güçlü ülkeler var. Dolayısıyla bütün bunların ne ölçüde büyüdüğü, bu ülkelerin ekonomilerini ne ölçüde geliştirebildikleriyle ilgili olarak gelişecektir. Bir numara, iki numara, üç numara gibi bir hedef belirlemiyoruz biz. İlk onun içerisinde yer almak şeklinde hedefimizi tutturduğumuz zaman zaten Türkiye’de demokrasi adına, özgürlük adına, hukuk devleti adına, milli gelir adına, adalet adına, istihdam alanlarının genişlemesi ve arttırılması adına bir İngiltere’den, bir Fransa’dan yani gelişme trendini tamamlamış olan ülkelerden bir farkımız ya da eksiğimiz kalmayacak. Böyle bir durum altında Türkiye tam anlamıyla bir refah toplumu haline gelecek, gelişmekte olan ülkeler sınıfından çıkıp gelişmiş ülkeler sınıfına girmiş olacak. İlk ona ve gelişmiş ülkeler sınıfına girdikten sonra da zaten birde mi, ikide mi, üçte mi olduğumuz çok önemli değil. Önemli olan orada olabilmek. Ama bunun için tabi Türkiye’nin iç istikrarını koruyarak sürdürmesi gerekiyor. Türkiye’ye yönelik terörist faaliyetlerin sona erdirilmesine büyük ihtiyaç var. Aynı zamanda Türkiye dışında Ortadoğu bölgesinin kalıcı barış ve istikrara kavuşmasına büyük ihtiyaç var.
Ak Parti özellikle Sayın Davutoğlu’yla birlikte bölgede diplomatik, ticari ve siyasal gelişmeler açısından çok akıllıca adımlar atmakta. Bu adımların arka planındaki entelektüel birikim, ekonomi-demokrasi arasındaki girift ilişkinin idrak edilmiş olması, seyahat özgürlüğünün önündeki engellerin bölgede kaldırılması pek çok platformda Türkiye’nin dış politikasıyla ilgili yeni tartışmaları gündeme getirmekte. Siz bunları nasıl yorumluyorsunuz?
Ak Parti hükümetlerinin sekiz senedir uygulamış olduğu dış politika idare-i maslahatçı, günü kurtarmacı bir dış politika anlayışı değil. Bu zamana kadar Türkiye büyük bir ölçüde bu şekilde yönetilmişti; NATO’daki yerini koru, süper güçler arasında dengede kal, kimseyle kavga etme, üçüncü bir ülkenin sorunu için herhangi bir risk veya bir inisiyatif üstlenme. Türkiye’nin dış politikada bu zamana kadar sahip olduğu konumu bu şekilde ifade edebiliriz. Bu doğru bir yaklaşım mıdır? Bu kesinlikle doğru bir yaklaşım değildir. Çünkü bizim hedefimiz dış politikada yurtta barış dünyada barıştır. Edilgen kalarak, kenarda bekleyerek, bekleme odasından çıkmayarak dünyada barışa katkı sağlamak mümkün değildir. Türkiye Ak Parti iktidarı döneminde dış politikaya bakış açısını ciddi anlamda değiştirdi. Ve burada çok yönlü bir dış politika anlayışı egemen olmaya başladı. Dünyanın bütün büyük güçleriyle ilişkilerini geliştiren, bütün enerji koridorlarında söz ve pay sahibi olan, aynı dinden ya da aynı milliyetten olsun olmasın küresel bütün sorunlara ilgi duyan, Ortadoğu’daki bütün problemlerin çözümünde katkı vermeyi hedefleyen dış politika anlayışını biz diplomasi anlayışımızın merkezine yerleştirdik.
Bunun neye katkısı olacak? Bunun şuna katkısı olacak; dünyanın artık savaşlarla yönetilen bir dünya değil, ekonomik ilişkilerle, diplomatik ilişkilerle, barışçıl ilişkilerle yönetilen bir dünya olmasını istiyoruz. Demokrasinin, hukukun, özgürlüklerin nimetlerinden sadece parayı cebine dolduran ülkeler yararlanmasın, bütün ülkeler, insan olan herkes demokrasiden, özgürlüklerden, hukukun gereklerinden yararlanabilsin. Yani herkes insan olmanın onuruna yaraşan bir hayat sürebilsin. Bu elbette ki idealdir, ulaşılması zor olandır. Ama bu yolda çaba göstermek insan olmanın erdemine paralel bir duruştur. Dolayısıyla Türkiye hedefini bu şekilde belirlediği için biz başından itibaren ortaya koyduğumuz reflekslerde işte ‘Türkiye’yi ilgilendirmiyorsa gözlerini kapa, veya Türkiye’yi uzaktan ilgilendiriyorsa bile aman uzakta kalsın, yakına gelirse bir sorunla daha uğraşmak zorunda kalırız’ gibi kolaycı, adamsendeci yaklaşımları tamamıyla reddettik. Şu an Ülkemizin dış işleri bütün büyükelçilikleriyle, diplomatik misyon temsilcilikleriyle birlikte geceli gündüzlü hummalı bir çalışma içerisindedir. Ve bu çalışmaların gayesi yeni riskler yaratmak değil, yeni çatışma alanlarını ortaya çıkarmak değil, tam aksine riskleri çözüme kavuşturmak, çatışma alanlarını daraltmak şeklinde özetlenebilir.
Biz iktidara gelene kadar üç tarafı denizlerle çevrili, dört tarafı düşmanlarla çevrili bir Türkiye profili vardı. Yunanistan’la sorunlu, Bulgaristan’la sorunlu, Suriye’yle, Irak’la, İran’la sorunlu bir Türkiye. Biz iktidara geldikten sonra Yunanistan’la sorunlarını çözebilen, Bulgaristan’la ihtilaflarını ortadan kaldıran, İran’la ticari ve diplomatik ilişkiler geliştirme çabasında olan, Irak’la masaya oturup konuşabilir hale gelen, Suriye’yle gidiş gelişleri arttıran ve hatta vizeyi kaldıran bir Türkiye çizgisine süreci taşıyabildik. Bugün Türkiye’yle Suriye arasında Lübnan, Ürdün, Libya arasında vizeler ortadan kalkmış durumda. Ve Türkiye’yle Rusya arasında -bu çok önemlidir- vizesiz gidiş gelişlere imkân sağlanmış durumda. Dolayısıyla buradan bakıldığı zaman Türkiye’nin yeni dış politika anlayışının ne kadar geniş bir zemine oturduğunu, ne kadar geniş bir ufuk çizgisiyle hareket ettiğini anlayabilmek mümkündür. Hedefimiz gelecekte Yunanistan’la da Bulgaristan’la da Azerbaycan’la da -ki Azerbaycan’la bir yere kadar geldik, artık Azerbaycan Hükümetinin cevabi yaklaşımını bekliyoruz- bütün bu komşu ülkelerle de vizeleri kaldırmak. Buradan çıkan bir vatandaşımız bu ülkelere gitsin, turist olarak gitsin, işadamı olarak gitsin, gitsin mal satsın, gitsin mal alsın, ama vize kuyruklarında beklemek zoruna kalmasın. Şimdi Gaziantep’e gidin, Hatay’a gidin Suriye’den her gün günübirlik gelen on binlerce insanın varlığını göreceksiniz.
Son olarak da anayasa değişiklik paketiyle ilgili bir soru soracak olursak, Anayasa değişikliği paketiyle ilgili olarak gelinen son süreçte mevcut durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
1982 Anayasası 12 Eylül döneminin özelliklerini yansıtan bir anayasa. Yani Türkiye’nin özgürlüklerden ziyade güvenlik ihtiyacının bulunduğu bir dönem. Sokaklarda maalesef sağ-sol kavgasının zirve yaptığı, kardeş katlinin adeta günün normalleri arasına girdiği bir dönem. Böylesi olağanüstü zamanlarda yapılan hukuk metinleri genelde güvenlik önlemlerini önplana çıkarır ve özgürlükleri güvenlik ihtiyacının esiri haline getirir. 12 Eylül Anayasası böyle bir anayasadır. Depolitizasyon amaçlı bir anayasadır. İnsanları siyasetten soğutmak amaçlı kurgulanmış bir anayasadır. Ve zaten o süreç o dönemin bütün partilerini kapatmıştır, parti liderlerini cezaevine tıkmıştır. Bütün aktif siyasetçilere siyaset yasağı getirmiştir. Dolayısıyla 12 Eylülün depolitizasyonunu ilga etmek için ayrıca bir veriye ihtiyaç yoktur. Bu yönüyle bakıldığında 1982 Anayasası özgürlük alanını daraltan, insanı ikinci plana iten, insan hakları konusunda hassasiyetleri olmayan, hukuk devletinin önüne güvenlik ihtiyacını getiren, ve bu anlamda özellikle batılı, çağdaş ve AB sürecinde de gereken normları temsil etmekten, karşılamaktan uzak bir anayasadır. Er ya da geç bu anayasanın değişmesi bir ihtiyaç olacaktır. Geçmişte de zaten böyle çok sayıda girişim olmuştu. Ama bizim sahip olduğumuz siyasal güce geçmiş iktidarlar sahip olamadıklarından dolayı sağlıklı, uzun vadeli, icra edilebilir bir adım atılamadı.
İlk defa olarak biz bu yönde bir adım attık. Biri diyebilir ki ‘evet eksiğiniz vardır, şu da olabilirdi, bu da olabilirdi’, bizim buna bir itirazımız yok. Anayasa değişikliği teklifinin birtakım eksiklikleri olabilir. Muhalefet destek vermiş olsaydı bu eksiklikleri giderme imkânı da bulunabilirdi. Tabi iki sene, üç sene sonra ilave bazı maddelerin değişiklikleri gündeme gelebilir. Bu eksiklikler de tamamlanabilir. Lakin bugün ‘gündeme gelen anayasa değişikliği teklifi ideal değişiklik değildir’ cümlesinden hareket ederek bunun da karşınına dikilmenin doğrusu kabul edilebilir bir tarafı yoktur. Zaten bakıyorsunuz anayasa değişikliği teklifine kimler karşı çıktı? CHP. Başka? MHP. Başka? BDP. Oysa CHP ve MHP’nin başından itibaren iddiası şuydu; ‘Ak Parti yanına BDP’yi alır, onlar birlikte bir anayasa yaparlar, ve biz de CHP ve MHP olarak bu anayasaya karşı çıkarız’. Ama neticede fotoğrafa baktığınızda şu görülecek; Ak Parti’nin özgürlük isteyen, demokrasi getiren, hukuk devleti vadeden anayasa değişikliği teklifinde Ak Parti’nin yanında bu partilerin hiçbiri yok, ama bu özgürlük talebinin karşısında kaya gibi duran üç parti var: CHP, MHP, BDP. Hatta buna BDP’lilerin parti kapatmayla ilgili maddeye bile hayır oyu vermelerinden hareketle, İmralı’nın talimatı da aynı kampın içerisindedir demek bile mümkündür. Dolayısıyla statükonun partileri, düzenin partileri MHP, CHP ve BDP yine birlikte hareket ettiler. Bir paralellik kuruldu. CHP eşittir MHP, MHP eşittir BDP denklemini doğurdu. Yani bu partiler ruh üçüzü olarak demokrasi ve özgürlük talebinin karşısında, millet ve demokrasi ihtiyacı arasında kale duvarı gibi bir duvar ördüler. Ve nihayet biz demokrasi çığlıklarımız noktasında millet iradesiyle baş başa bırakıldık. Ne mutlu bize ki milli iradeyle baş başa kaldık. Zaten bizi iktidara getiren millettir. 2007 yılında “cumhurbaşkanı halk tarafından seçilmelidir” referandumuna yüzde altmış dokuz destek veren de millettir. Bugün bu paket referanduma gittiği takdirde yine evet oyunu verecek olan da millettir.
Peki, AYM ne yapar? AYM’nin ne yapacağını bizim bilmemiz, tahmin edebilmemiz mümkün değildir. Ama ümit ve temenni ederim ki AYM milletimizin yüksek yargıya duyduğu güveni tartıştırmayacak ve yargı üzerinde siyasallaşma kaygıları yaratmayacak, AYM’nin tarafsızlığına gölge düşürmeyecek bir karar vermesini canı gönülden, yürekten arzu ediyorum. Anayasa değişikliğini TBMM yapmıştır, son kararı milletimiz verecektir. Çünkü referanduma gitmesi kaçınılmaz bir anayasa değişikliği paketidir. Bu nedenle AYM kendisini TBMM’nin iradesi yerine de koymamalıdır. Kurucu iktidarın sahibi olan milletin yerine de koymamalıdır. Şekil bakımından üç başlık altında, yeterli sayıda yani yüz seksen dört milletvekilinin altında imzası var mı, üç yüz otuz ve üç yüz altmış yedi aralığında kabul oyu var mı, görüşmelerde süreç şartına riayet edildi mi? Bunlara bakıp, şekil denetimini yapıp paketi referanduma göndermelidir.
Bu değerli vaktinizi bize ayırdığınız için teşekkür ederiz.
Rica ederim, asıl ben teşekkür ederim.
| < Önceki |
|---|















