*Referandum üzerine naçizane politik psikolojik bir değerlendirme
Üzerinden çok geçmedi, bundan 3 ay önce hayırcılar ve evetçiler şeklinde net biçimde ikiye bölünmüş bir toplum yoktu. Pazar günü tanık olduğum gibi CHP Mitingi’nden çıkmış CHP’lilerin, Mecidiyeköy’deki AKP standını çok uzaklardan fark edip, ellerindeki bayrakları kaldırarak ‘‘Hayır’’ diye bağırması benzeri görüntülere rastlayıp, şaşıramazdınız. Çünkü o insanlar bu davranışlarıyla anayasa değişikliklerine tepki vermiyorlardı, standta oturanlar referandumda oylanacak maddeler değil de insan oldukları için, aslında evet diyenlere hayır demiş oluyorlardı: ‘‘Evet diyen insanların varlığına hayır!’’ Tartışmalar anayasa değişikliğinin fikirsel düzleminden çıkıp insani boyuta taşındı; hayırcı insanların evetçi insanlara hayır demesi ya da tam tersi gibi bir hal aldı. Farklı ideolojilere sahip siyasi liderlerin böyle tartışmalar yapmalarına, anayasa değişikliği yapılmasını istemeleri veya bu değişikliğe karşı çıkmalarına, yer yer üsluplarının çirkinleşmesi siyasetin rutininin bir parçası olduğu için alışılmıştır. Fakat, seçmenler nasıl bu kadar kısa bir sürede görüşlerini belirleyip, karşıt görüşteki insanlara tahammülsüz hale geldiler? Nasıl oldu da her zaman apolitik olarak betimlenen Türkiye halkı 3 ay gibi kısa bir sürede siyasi bir cevabı bu denli yüksek sesle ve yer yer çatışmacı üslupla vermeye başladı?
Toplumu kutuplaşmaya sevk eden ilk nedeni ‘‘Anayasa değişikliği yapılmasını onaylıyor musunuz?’’ şeklinde bir sorunun sorulması ve cevap istenmesi olarak görebiliriz. Sorunun cevabı da evet ve hayır olunca, insanları tam anlamıyla birbirlerine karşıt noktalara götürüyor. Bunun herkes tarafından bilinen bir gerçek olduğu açık. Ancak daha derinlere indiğimizde 12 Eylül günü neyin oylandığının es geçilip, değişiklikler sağlıklı bir üslupla yeterince tartışılmadan ‘‘Evet deyin.’’ ya da ‘‘Hayır deyin.’’ noktasında propaganda yapıldığını görüyoruz. Bu durumu daha iyi anlamak için Erdoğan’ın ve Kılıçdaroğlu’nun referandum mitinglerinden iki demecini yorumlayalım. Kılıçdaroğlu’nun Tunceli mitingindeki ‘‘Hayır deyin, Türkiye’nin önü açılsın, demokrasinin önü açılsın. Hayır deyin, haramilerin iktidarını yıkalım, kardeş kavgası bitsin. Hayır deyin, barışın, kardeşliğin, alın terinin kutsallığı öne çıksın.’’sözleri sanki referandum yapılmıyor da AKP iktidarının meşruiyeti oylanıyormuş izlenimi yaratıyor. Aynı zamanda 12 Eylül günü oylanacak maddelerin niteliğine dair hiçbir bilgi vermiyor. Dolayısıyla, yapılacak anayasa değişikliğinde demokrasinin önünü tıkayanın ne olabileceği, nerede kardeş kavgası olduğu ve anayasaya hayır demenin kardeş kavgasını nasıl durduracağı gibi sorunun niteliğine dönük konuşmalar es geçiliyor. Halktan hemen hayır demesi yani cevap bekleniyor. Değişiklikleri onaylıyor musunuz sorusu ile o değişikliklerin neler getireceği ve neler götüreceği tartışılması gerekiyor. Ancak bu tartışma yeterince yapılmadan evet ve hayır cevabı sürece dahil oluyor. Erdoğan’ın Tokat mitinginde ‘‘CHP’nin türban sorununu çözebileceğine inanıyor musunuz?’’ sorusuna ise dinleyenlerin hep bir ağızdan ‘‘Evet’’ diye cevap vermesi AKP seçmeninin genel tavrıyla çeliştiği için çok dikkat çekmişti. Ancak o evet cevabı tabi ki seçmenin gerçek fikri değil. Bir dil sürçmesi olarak nitelemek ise fazla naiflik olur. Toplumun sürüklendiği noktada, soruları dinleyip irdelemeden, her sorulana ‘Evet’’ diyecek bir AKP seçmeni ve liderlerinin her söylediğine ‘‘Hayır’’ diyecek bir CHP seçmeni oluşuyor. Böylelikle toplumda sağlıklı tartışma ortamının oluşması engelleniyor. Yolculuk yapılmadan herkes kestirmeyi kullanarak evet ya da hayır noktasına varıp, ayrışıyor.
İnsanlar evet ya da hayır demeye üzerinde fazla düşünmeden karar veriyorlar, ancak bir sonraki aşamada, nasıl kendi kararlarının mutlak doğru olduğuna inanıyorlar ve karşı tarafı kesin yanlış olmakla suçluyorlar? Şüphesiz ki karşı tarafın da haklı olabileceği noktaları görmek kutuplaşmayı engelleyebilecek en iyi araçtır. İnsanları kutuplaştıran mutlak evet ya da mutlak hayır deme sürecinin nasıl şekillendiğini görmek için Festinger tarafından geliştirilen bilişsel uyumsuzluk teorisinden yararlanabiliriz. (1958) Teori, insanların bilişsel düzlemde oluşacak bir çelişkiyi yok etmeye çalıştıkları, nihai olarak bilişsel uyumu hedeflediklerini anlatır. Çünkü insanlar tutarlılık peşindedir. Bu sebeple bizi bilişsel uyumsuzluğa sürükleyecek bilgileri dikkate almaktan da kaçınırız. Yani ideolojimiz ve davranışımız arasında bir uyumsuzluk varsa ideolojimizi ya da davranışımızı değiştirerek çelişkiyi gideririz. Ardından da bu tercihimizi doğrulayacak bilgileri seçip, kullanırız. Referandumu bu açıdan değerlendirmek gerekirse, bir CHP seçmeni desteklediği parti (ideolojisi) ve oy vermesi (davranışı) arasında bilişsel bir çelişki olmaması için öncelikle ‘‘hayır’’ diyecektir. Sonrasında ise anayasa mahkemesinin yapısı değişecek, HSYK’nın yapısı değişecek, ‘‘Bu değişiklikleri istemiyoruz.’’ gibi CHP’nin temel argümanlarını kullanarak görüşünü pekiştirecektir. Tutarlılık çabasının devamında ilk seçtiği hayır kararını daha da pekiştirmek için radikalleşecektir. AKP yargıyı denetimi altına alacak, ardından AKP sivil darbe yapıyor, AKP korku toplumu yarattı gibi temel CHP argümanlarını seçip kullanarak görüşünü daha tutarlılaştıracaktır. Tutarlılaşma çabaları sonucu karşı tarafa hak vermesi imkansızlaşacaktır. Bir AKP seçmeni ise referandumla oylanacak maddelerin yetersiz olduğunu düşünmesi halinde öncelikle tutarlılık isteği gereği bu görüşünü değiştirecektir. Böylelikle karşı tarafa da hak verme ihtimali devre dışı kalacaktır. Festinger’in bilişsel uyumsuzluk teorisine göre alınacak kararın çok önemli oluşu ve seçmenin ilk başta kararı zor almış olması nedeniyle kişi kendisini doğru tercihi yaptığına ikna edecektir. Çünkü insan rasyonel değil, rasyonel olmaya çalışan bir varlıktır. Mesela örnek verdiğimiz AKP seçmeni ‘‘Darbecilerin yargılanmasını sağlayacak bir anayasa değişikliğine nasıl hayır denebilir ki, bu bile yeterli. ’’ diyerek evet tercihini rasyonelleştirebilir. İnsanların tutarlılaşma çabası onları zıt kutuplara atacaktır.
Referandumla beraber toplumdaki apolitiklikten politikliğe geçiş ve kutuplaşma durumu (1908) Simmel’in ortaya attığı, çatışmaların toplumdaki birleştirici, sosyalleştirici bir etki yaratması fikriyle de açıklanabilir. Simmel’in teorisine göre dağınık olan grup üyeleri, hatta gruptaki en pasif üyeler bile bir çatışma veya tehdit durumunda grup arkadaşlarıyla beraber işbirliğine gidip, aktif olarak çatışmaya katılabilirler. Teoriyi Ağustos 2010 Türkiye’sinin siyasi atmosferine uyarladığımızda başlangıçta pek de siyasi olmayan bireylerin, evet ve hayırın kutuplaştırıcı etkisiyle kendileri gibi düşünen insanlara kenetlendiklerini, ardından karşıt durumu tehdit olarak görüp, politizasyona uğrayarak birlikte hareket ettikleri yorumunu yapabiliriz. Örnek vermek gerekirse, hayırcı grubun üyeleri, anayasa mahkemesinin yeniden yapılandırılması, HSYK’ya üye atanması usulü gibi gidilecek değişiklikleri kendilerine tehdit olarak algılıyorlar. Kılıçdaroğlu’nun da yukarıda alıntılanan demecinde görüldüğü gibi hayır kararlarına referandumda oylanacak maddelerin içermediği anlamlar yükleyip, kararlarına daha çok sahip çıkıyorlar. James’e (1880) göre ise ahlaki enerjiyi arttıran onu yenmek için bir karşı gücün var olmasıdır. Yani evetçiler ve savundukları, hayırcılarda tehdit algısı yaratıp daha büyük bir hevesle hayır demelerine neden oluyor. Hayırcılar ve savundukları ise evetçi cephede tersine ama aynı şiddette bir evet cevabını yaratıyor.
Referandum sürecinin psikolojik çözümlemesine girişildiğinde; halkın evet veya hayır kararı öyle çok tartışıldığı gibi 12 Eylül günü anayasa değişikliğini mi oylayacağız, yoksa AKP hükümetine veya Kılıçdaroğlu liderliğindeki CHP’ye güvenoyu mu kullanacağız ikileminden uzaklaşıyor. Evet ya da hayırın bu denli iki uçta tercihler olması ve tartışma ortamından yoksun olunuşu halkı soruyu irdelemeden cevaplara ve kutuplaşmaya sürüklüyor. Bir siyasi partinin seçmeni olmak ve bilişsel uyumsuzluğa düşmeme çabası ise alınan kararı mutlaklaştırıp, radikalleştiriyor. Toplumun genelde kendisini siyasetle ifade etmeyen kesimi içinse alınan evetlerin çokluğu ve şiddeti hayır kararını pekiştiriyor. Hayır ses tonunun yüksekliği ise evet kararlarını pekiştiriyor. Yani yoğun politikleşme ve dolayısıyla oluşan kutuplaşma değerlendirildiğinde 12 Eylül günü evete karşı hayır, hayıra karşı evet denmiş olacak.

Bir cuval inciri berbat etmek boyle birsey olsa gerek.
Batmanda insanlar sessiz sedasiz evet diyecekler.
29 Agustos tarihli Radikal Gazetesindeki bu haberi
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetay&ArticleID=1016252&Date=29.08.2010&CategoryID=77
okuyunca ben Batmanli olsam tutar "hayir" oyu veririm.
Bakan Batman Havaalani acilisinda "evet" oyu istemis ve “Bu alan Batmanlılara yakışmıyordu. Havayolunu, halkın yolunu yapmak için hemen çalışmalara başladık. Ve bu örnek eser 13 ay gibi bir sürede tamamlandı” demis.
Sadece batı illerine değil Şırnak’a, Bingöl’e, Iğdır’a ve Hakkari’ye de havaalanı yapacaklarını söyleyen Bakan Yıldırım, “Batman’a örnek bir alan kazandırmak için hiç bir fedakarlıktan kaçınmadık" diye devam etmis.
Bu haberi okuyan Izlandali birisi "yav bu Batmanda Disneyland filan var galiba, yada orada muthis turistik tesislere bu ucaklar yolcu tasiyor olmali, yada bu Batmanlilarin tuzu kuru olmali hep ucakla seyahat ediyorlar..." filan der.
Nerden bilsin garibim meger o havaalani koca askeri kargo ucaklarini indirmek, oraya gidip gelen gelen subay esleri icin yapilmis.
Emekliler, memurlar, düşük gelirliler, haksızlığa uğramışlar ve tapulu toprakları kadastro oyunları ile elinden alınarak mahkeme kapılarına sürülmüş 3 milyon Orman köylüsü ve mutsuz kitleler; Özgürce oy kullanmak istiyor. Ama muhalefetin hain, satılmış ve komplo edebiyatı yüzünden bu imkanı bulamıyor. Muhalefet (CHP+MHP+BDP+İP) ve kitlesi bu saldırgan tavırdan vazgeçmedikce kötünün iyisi niyetine çoğunluğun partisi hep AKP olacak. AKP de bunu iyibildiği için bu dönem Hizmet anlayışını dibe indirdi. Ona açılım gibi, türban gibi, refarandum gibi sosyal konular yetiyor. Yinede (bencede) AKP diğerlerine göre kötünün iyisidir .
Ben, hayatımı borçlu olduğum 12 eylülle mücadele adına değil, yaşadığımız bütün kötülüklerin anası olduğuna inandığım 27 mayısla mücadele adına EVET diyeceğim. Saygılar.
Bir basbakan Diyarbakir'a gitmis ve oradaki halka sormus;
"Ey Diyarbakirlilar, 5 sene sonra tekrar geldim... bu sehre yatirim yapmaya geldim. Fakat yatirimin ne olacagina karar veremedim.
- Askeri karakolmu yapalim?
- Baba beni okula gonder yatili okulumu yapalim?
- Askeri havaalanimi yapalim?
...
Haaaaa! buldum. Size yepyeni bir Zindan yapalim"
demis.
Şüphesiz ki karşı tarafın da haklı olabileceği noktaları görmek kutuplaşmayı engelleyebilecek en iyi araçtır. İnsanları kutuplaştıran mutlak evet ya da mutlak hayır deme sürecinin nasıl şekillendiğini görmek için Festinger tarafından geliştirilen bilişsel uyumsuzluk teorisinden yararlanabiliriz. (1958) Teori, insanların bilişsel düzlemde oluşacak bir çelişkiyi yok etmeye çalıştıkları, nihai olarak bilişsel uyumu hedeflediklerini anlatır. Çünkü insanlar tutarlılık peşindedir. Bu sebeple bizi bilişsel uyumsuzluğa sürükleyecek bilgileri dikkate almaktan da kaçınırız. Yani ideolojimiz ve davranışımız arasında bir uyumsuzluk varsa ideolojimizi ya da davranışımızı değiştirerek çelişkiyi gideririz. Ardından da bu tercihimizi doğrulayacak bilgileri seçip, kullanırız.
Tennur,
"Şüpkesiz ki" kalıbını kullanman puan kazandırsa da Festinger gibi bir dinsiz imansızın cognitive dissonance teorisi yerine insan fıtratına atıfta bulunmanı beklerdim.
Sitedeki diğer yazılardan feyz almanı dilerim...
FEstinger'in bilişsel uyumsuzluk kuramı hakkında bir ödevim var. Gerçekten benim için öenmli olan bu konuyu kuramsal olarak çok iyi yazmış olsam da bir örnekle bağdaştırmam gerekiyor. Yazınızı çok beğendim ama maalesef güncel bir örnekleme yapmam gerek. Konuyla alakalı yardımcı olabilirseniz gerçekten sevineceğim.
| < Prev | Next > |
|---|








