There are no translations available.
AB’nin Türkiye için hazırladığı 2009 raporu geçtiğimiz süreçleri iyi özetleyen bir belge niteliğinde. Bana göre siyaset konusunda ahkâm kesmek isteyen(ister AB’ye taraf olsun ister olmasın) her birey bu belgeyi incelemeli. Bu belge bir bakıma dışarıdan bir gözün de analizlerini içeriyor. İçerideki kısır tartışmaların dışında, dışardan başka bir pencere ile bakmakta yarar olduğunu düşünüyorum. Düşünce, vicdan ve din özgürlüğü başlığı altında şunlar söyleniyor.
Hükümet, Aleviler ve gayrimüslim cemaatlerle bir diyalog başlatmıştır. Bununla birlikte, bu grupların belirli sorunları hâlâ çözüm beklemektedir. Gayrimüslim cemaatlerin ve Alevilerin aşırı bir kısıtlama olmaksızın faaliyet göstermelerine imkân tanıyacak şekilde AİHS ile uyumlu bir yasal çerçevenin oluşturulması gerekmektedir.
Bilindiği gibi alevi açılımı süreci halen açık duran bir başlık. Gündemde bu sıralar önemini kaybetse de Türkiye’nin sorun listesinde üst sırada yer aldığı aşikârdır. Bu soruna çözüm elbetteki diyalog ekseninde bir başlangıç yapılmalı ki kısmen şu anda hükümet bunu yaptı fakat bu diyalog “işimize gelen aleviler”,”işimize gelmeyen aleviler” şeklinde bir ayrımdan ziyade tavsiyede de belirtildiği gibi AİHS ekseninde olmalıdır. Eğer bir açılım yapılacaksa bu tüm Alevileri en kapsayıcı şekilde içine alacak bir süreç olmalıdır.
Gayrimüslim cemaatler konusunda bilindiği gibi yakın zamanda bir “çarmıha gerilme” krizi yaşandı. Bu kriz sırasında mevcut yöneticilerimiz iyi bir sınav verememiş olmasına rağmen diyalog çabaları her şeye rağmen umut taşımak için yeterli oluyor. Kesinlikle inkâr siyasetinden artık vazgeçilmeli ve bir takım şeylerle yüzleşilmelidir. İmzaladığımız lozanın sadece uygulanmasını isteyen gayrimüslim kardeşlerimize karşı bir “efendi” tavrına girmek son derece tehlikelidir zira bu efendi tavırları yüzünden bu sorunlar bu kadar içinden çıkılmaz bir hal aldı. Aslında bu başlıktaki konulardaki bakış açımız “ötekileştirmeden birleştirme” olmalıdır. Zira ötekileştirmeyi eleştirirken bir post-ötekileştirme harekâtına girişirsek eleştirdiğimiz kişi veya kurumlardan pek de bir farkımız olmaz. Bu farkındalık oluşturamama durumu kısa vadede hoşnutsuzluğa uzun vadede ise işlerin daha da sarpa sarması anlamına gelirki böyle bir ihtimali düşünmek dâhi istemiyorum.
Basın özgürlüğü ve basında çoğulculuk altında şunlar söyleniyor.Türk Ceza Kanununun 301’inci maddesi artık ifade özgürlüğünü kısıtlamak amacıyla sistematik olarak kullanılmamaktadır. Bununla birlikte, Türk Ceza Kanununun diğer bazı maddelerine dayanarak soruşturma açılmaktadır. Türk hukukunda, AİHS ve AİHM içtihatları doğrultusunda ifade özgürlüğüne ilişkin yeterli güvenceler bulunmamaktadır. Yasal belirsizlikler ve basın üzerindeki siyasi baskılar, uygulamada basın özgürlüğünü etkilemektedir. Bu cümleler Türkçe bilen için bir mana ifade ediyor. ” Sizler yasalarınızı değiştirseniz de kafanızı değiştirmemişsiniz”.
Gerçekten de teoride iyi adımlar da atılıyor ancak bu süreç teorik bir değişimden çok zihinsel bir değişim gerektirir. Bu zihinsel değişimin gerçekleşmemesinin sonucunda cümlelerde ifade edildiği gibi “sırf yapmış olmak için yapma” manası çıkmaktadır. Yıllardır insanların kafasına “milli eğitim” mantığıyla kazıtılmış bir takım saplantıları sökmek elbetteki kolay değildir fakat bu zihinsel değişim gerekliliğine karşı bir bahane olarak kullanılmamalıdır. İşte tam bu noktada samimiyet devreye giriyor. Samimiyet tıpkı bir turnusol kâğıdı gibi gönüllüler ile gönülsüzleri mükemmel bir şekilde ayırt ediyor.Elbetteki samimiyet ölçerken de statükoya karşı her şeye rağmen duranların da hakkını vermek gerekiyor çünkü Ankara’yı bir ağ gibi saran sivil-asker vesayeti hala çocukçasına bir mızmızlık içinde.Bu mızmızlığa karşı en küçük bir adım dâhi cesaretle desteklenmelidir yoksa o da elimizden kaçar gider.Bu destek belki de olmayan değişim parçalarının da zamanla yerine oturmasına sebep olabilir eğer daha çok parça eksilirse zaten o yapının az önce bahsettiğimiz statükodan bir farkı kalmaz ve yeri de o statüko gibi tarihin çöplüğü olur.
Ayrımcılıkla mücadele ilkesi, altında şunlar söyleniyor Ayrımcılıkla mücadele ilkesi, Anayasa ile düzenlenmiş ve çeşitli yasalarla desteklenmiştir. Bununla birlikte, yasal çerçeve AB müktesebatıyla yeteri kadar uyumlu değildir. (Bkz. Fasıl 19 -Sosyal Politika ve İstihdam). Türk Ceza Kanununun “teşhircilik” ve “genel ahlaka karşı suçlara” ilişkin hükümleri bazen lezbiyen, eşcinsel, biseksüel, travesti ve transseksüel (LGBTT) topluluğuna karşı ayrımcılık amacıyla kullanılmaktadır. Homofobi, fiziksel ve cinsel şiddet vakalarına neden olmaktadır. Mahkemeler, travesti ve transseksüellere karşı suç işleyenlerin lehinde “haksız tahrik” ilkesini uygulamaktadır. Cinsel farklılıkların 2010 yılında halen “ayrımcılık” mevzusu haline getirilmesi utanç vericidir. Bir insanın spor veya klasik giyim tercihi gibidir cinsel tercih.
Bu konuda “toplumsal anlayış” gibi bir tuzak devreye giriyor. Toplumun genel eğiliminin heteroseksüel olması bir baskı bahanesi olamaz zira cinsel kimliğe müdahale insanın ismine müdahale gibidir. Bir insan kendi cümleleriyle kendini nasıl ifade ediyorsa onu o şekilde kabul edilmesi gerekiyor. Bu yaptığını onay anlamına gelmez aksine asgari düzeyde saygıyı doğurur. Özellikle değişik cinsel eğilimleri “tahrik” unsuru saymak, töreleri bahane edip cinayet işleyen birinin “tahrik” bahanesinden daha az iğrenç değildir. Tahrik bahanesi bir bakıma “toplum adına toplumculuk” gibi bireyi dışlayan bir anlayışına sahiptir.Yasalarla birlikte kafaların da “ötekileştirilenlerin birleştirmesi” çizgisine çıkması gerekiyor. Aksi halde isterseniz en ileri anayasayı ve yasalarını kopyalayın hiçbir faydası yoktur.
Favori olarak işaretleyin
Favorilerinize ekleyin
Bunu e-posta ile gönder
Okuma: 613
Yorumlar (0)

| < Prev | Next > |
|---|








