gototopgototop
  3H Blog


Vazgeçilemez Haklar, Vazgeçilebilir Siyasallık

E-mail Print PDF
Share
There are no translations available.

seyitkutup_aec4a6d4fbe66b4027cb893e60d6134aÇağdaş siyaset felsefesinin en güncel konularının başında antik Yunan’dan günümüz modern döneme kadar süregelen ve giderek kozmopolit bir hal alan demokrasi teorisi gelmektedir. Demokrasi neden bu kadar popülerdir sorusu hala üzerinde mutabakata varılacak derecede bir ilkesel konsensüse gelememiştir. Kavramın giderek popülerleşmesi ve evrenselleşmesi muğlaklaşmayı beraberinde getirmiştir. Halkın yönetimi ile tanımlanan ve Sartori’nin deyimiyle “gücünü bu belirsizlikten alan” demokrasi, tanımının içerdiği soyut ve genel formülasyon neticesinde diğer siyasal sistemler ile arasına net bir çizginin konulamamasına sebep olmuştur.

Bu nedenle de normatif demokrasi teorisinin önünde en büyük belirsizlik şu can alıcı sorularda saklıdır: Halkın yönetimi neden kabul edilmeye değerdir? Halkın yönetiminin somutlaştırılması nasıl mümkün olabilir? Ve nihayetinde, halkın yönetiminin kaynakları ve dayandığı ahlaki/felsefi nedenler nelerdir? Bu soruları yanıtsız bırakmak demokrasiyi teoriden aksiyoma indirgeyerek onun tutarsız salt kelimeler yığını olarak anlaşılmasına neden olacaktır. Bu nedenle normatif demokrasi teorisi ve onun ahlaki gerekçelendirilmesi için yan-değer kümelerine ihtiyaç vardır. Bu değerler hem demokrasi teorisini diğer siyaset teorilerinden ayırarak kavramın içinde bulunduğu muğlaklıktan kurtaracak; hem de demokrasinin ahlaki gerekçelendirilmesine rasyonel olarak katkı sağlayacaktır. Doğal haklar; demokrasi teorisine en önemli katkıyı yapmaya muktedirdir. Çünkü doğal haklar; hem halkın yönetime aktif katılımının yöntemlerini ve gerekçelerini ortaya koymamıza hem de halkın yönetme vasfının istikrarlı hale getirilmesi için ne gibi kural ve sınırlamalara ihtiyaç duyduğumuzu tutarlı ve gerçekçi biçimde veren bir fikre ulaşmamızı sağlar.
Read More

Aynı zamanda doğal haklar, halkı oluşturan bireylerin tek tek sahip oldukları hak ve özgürlükleri güvence altına alan ve bu güvenceyi sistematize etmeye olanak sağlayan bütüncül bir ilke içermektedir. Bu ilke; tek tek bireylerin ayrı birer değer oldukları, kendi içlerinde ayrı bir gerçekliğe sahip oldukları, Locke’çu ve Kant’çı anlamda “akıl” sahibi varlıklar olarak sorumluluk ve rasyonellik taşıdıkları savlarıyla güçlendirilmiş bir teoriye dayanmaktadır. Doğal haklar, bireylerin sahip oldukları haklar ile uyumlu bir siyasal sistemin yaratılması konusunda önemli bir yere sahiptir.

Doğal hakların  önceliğine dayalı liberal demokrasinin savunduğu temel tez şudur: kamusal meselelerin çözüm mercii olan siyasal alanın ve ilkelerinin, insanların sahip oldukları temel hakları üzerindeki belirleyiciliklerinin olabildiğince hak ve özgürlükler bağlamında yumuşatılması gerekmektedir. Sınırlı iktidar, hukuk devleti, bireysel özgürlükleri garanti kapsamına alan anayasal demokrasi gibi kavram ve olguların nihai hedefi, siyasal otorite karşısında bireylerin özerkliklerini koruma altına almaktır. İktidarın bireysel özgürlük aleyhinde genişletildiği bir siyasal sistem, en nihayetinde temel hak ve özgürlüklerin ihlal ve ilga edildiği bir sistem haline gelecektir.  

Müzakere ve uzlaşma, farklı değerler ve farklı anlayışlar çerçevesinde dönebilir. Bu amaçla siyasal otoritenin tarafsızlığı çok önemlidir. Siyasal otorite, tarafsızlık ilkesi ile hem farklılıkların varlığını garanti kapsamına almış olur hem de demokratik sürecin işletilebilmesi için gerekli güven ve özgürlük ortamı sağlanmış olur. Bireylerin kendilerini ifade etmeleri yetmez, siyasal ortamın da bu özgürlükleri destekleyecek haklar ile güçlendirilmesi ve pekiştirilmesi gereklidir.  

Görüldüğü üzere doğal haklardan yola çıkılarak hazırlanan formülasyonlar, ilkesel bazda kalmamakta, pratiğe aktarılırken pek çok değer kümeleriyle beraber işbirliği yapmaktadır. Modern düşüncede egemen olan seküler yaklaşım, siyasal alanı alabildiğine rasyonelleştirmeye çalışmış, bunun sonucunda siyasal alanda seküler ahlakçılık gündeme gelmiştir. Ancak bu seküler ahlakçılık, iktidarın sahip olduğu müdahale imkanları ölçüsünde siyasal alan dışında kalan değer alanlarına yönelme imkanı bulabilmektedir. Üstelik seküler anlayış başlangıç ilkelerinden uzaklaştırılarak, iktidarın kontrolünde cereyan eden bir toplumsal yapı ortaya çıkarabilir. Bu tarz yapılarda demokratik kültürün gelişmesi imkansız hale gelirken, demokratik müzakereler de, iktidarın bu müdahaleciliği karşısında kısıtlı ve sınırlı düzeyde kalabilir. Bu zincirleme reaksiyon, iktidarı giderek temel haklar üzerinde daha baskın hale getirirken, demokratik ilkeleri o nispette geri plana itebilir. Görüldüğü gibi, demokrasi, salt özgürlükler ile alakalı değildir, bununla beraber demokrasi, iktidarın konumlandırılması ile de ilgilenmek zorundadır. çünkü demokratik haklar, özgürlükler ve talepler siyasal otoriteye karşı sunulmaktadır. Öyleyse, istikrarlı ve barışçıl bir toplumsal düzenin tesisinde yalnızca demokratik hak ve özgürlükleri formüle etmek yetmez, bununla beraber, bu taleplerin yöneldiği mekanizmayı da gerekli kriterler etrafında düzenlemek gereklidir.  

Demokrasinin normatif yönü olan bu yaklaşım, rasyonalizmin geleneğinin bir ürünüdür. Normatif demokrasi her şeyden evvel bir yeniden inşacılıktır (reestablishment) ve idealize edilmiş tasavvurlarına ulaşmak açısından pratiğe indirgenmesi gerekmektedir. Pratiklik, demokrasinin ideal ölçütlere yaklaştırılması açısından zorunludur çünkü pratiğe indirgenmediği sürece denge mekanizması iktidar ve otorite lehine çevrilecektir. Şu halde demokrasi bir yandan özgürlük ve haklar noktasında idealleri kurgularken, aynı zamanda bu idealler karşısındaki engelleri pratikte sınırlamaya yönelmek mecburiyetindedir. Teori ve pratiğin birlikte işletilmesi açısından bir tarafta doğal hak nosyonu teorik düzeyde rehber ilkeleri ortaya koyarken, öbür tarafta bu idealleri rehber ilkeler eşliğinde pratik düzeyde düzenleyecek kurumsal ilkeler, hak ve özgürlüklerin yaşam olanağını iktidara karşı koruma vasfını üstlenecektir. Teori ve pratik arasında bu karşılıklı görev dağılımı neticesinde demokrasinin ideal-normatif yönü açıklığa kavuşturulacaktır.  

Siyasal düzeni oluşturan ilkeler ya da bu ilkeler sonucu ortaya çıkan kurumsallık, her şeyden evvel temel hak ve özgürlükler karşısında ikincil plandadır. Sözleşme teorisinin üzerinde durduğu konu budur. Siyasal olanın bireysel olana dair üstünlüğünü savunan Antik Yunan geleneğinin tersine sözleşme teorisi, siyasallık durumundan evvel doğa halini öngörmektedir. bu nedenle siyasal olan sonradan oluşan, yani beşeri olan, bir durumu ifade etmektedir. Genel sosyolojik kabule göre, beşeri olan üretilmiştir ve üreten özneye bağımlı olması açısından nesnedir. Sözleşme teorisinin, beşeri olan karşısında doğal olana öncelik vermesi, siyasal düzenin vazgeçilemez ya da kadir-i mutlak olduğunun reddidir.

Tüm beşeri düzenler rasyonel tercihler, öznel iradeler ve ihtiyaçlar neticesinde formüle edildiğinden dolayı gelip geçici kabul edilmelidirler. Burada üzerinde durulması gereken nokta şudur: bu yaklaşım, her düzenin yıkılması gerektiği anlamını taşımamaktadır, fakat, düzenlerin ya da ilkelerin, mutabakat ve müzakere ölçülerinde tartışılabileceğini ve doğal hakları referans alarak inşa edilebileceğini ya da eksiklikleri varsa üzerlerinde düzenlemeler yapılabileceğini savunan felsefi bir ön kabuldür. Bu kabul, tüm beşeri yapıların yıkılmasını değil, bu yapılar karşısında insanların öznelik yetkilerinin olduğunu varsayar. Bireylerin bu yetkilendirilmelerini savunan felsefi anlayış, demokratik kültürün ve sürecin oluşumu açısından temel başlangıç noktasını oluşturmaktadır. Bugün ihtiyaç duyduğumuz demokratik siyaset, bireylerin tüm vazgeçilebilir beşeri yapılar karşısında vazgeçilemez haklara sahip olduklarının kabulü ile mümkün olabilir.
Yorumlar (0)Add Comment
Yorum yaz
 
  daha küçük | daha büyük
 

security image
Lütfen görüntülenen karakterleri yazınız


busy
 
Son Yazılar