There are no translations available.
Türk Siyaset Geleneği ve Açılım

Türk siyasetinde tartışmalar neden devamlı “kimlik” sorunsalına dönüşmektedir, bunu düşünmemiz lazım. Aslında yüzyıllardır devam eden bir problemi işaret ediyoruz; Tanzimat’tan bu yana modernleşen merkez – kati surette çevre değil – bürokratik dönüşümünü gerçekleştirdiğinde toplumsala olan ilgisi, algısı ve beklentisi de değişti. Çoğu kereler Cumhuriyet dönemi bu tarz eleştirilerin konusu olsa da hem tarih hem sosyoloji hem de siyaset bilimi bu görüş taraftarlarını yalanlamaktadır. Sebebi şudur; Cumhuriyet dönemi modernleşmesi, Tanzimat kaynaklıdır ve Osmanlı modernleşmesinin son halkasını temsil eder.
Bu modernleşme üç aşamadan müteşekkildir: İlki, geleneksel asli devlet aygıtlarını Batı standartlarına uyarlamak, böylece Batı ile yarışır hale gelebilmek.İkincisi, devletin tüm adli ve idari yapısını da bu standarda göre uygulamak, böylece Batı’nın yaşadığı modernleşmeyi kurumsal düzeyde tamamlamak. Üçüncüsü, bu dönüşümü toplumsal alana indirmek, halka benimsetmek, bu sayede idari Batılılaşmayı halkın Batılılaşmasıyla tamamlayarak, gerekli güce ve imkanlara sahip olmak. Özetle, bugün eleştirilen “vesayet” ya da bürokratik tahakküm ile halkın zorla bazı değerlere uyarlanması çok eleştirilen Cumhuriyetin değil, pek sevilen Osmanlı dönemi ve zihniyetinin bir sonucudur.
Tartışma neden kimlik sorunsalına inmiştir? Çünkü merkezin yaşadığı dönüşüm, çevrede “zararlı” algılanmış ve karşılanmıştır. Anadolu, Osmanlı’nın modernleşme projesine tarikatlar ile cevap vermiştir. Üstelik bu tarikatların büyük çoğunluğu, merkeze karşı besledikleri güvensizliği kendi içlerine kapanarak, cemaatleşerek göstermişlerdir. Güneydoğu bölgesinde aşiretçilik ve yerel kimliklerin oluşumu da bu döneme tesadüf eder. Üstelik bu aşiretlerin çoğunluğu, merkez ile yaşadıkları güven bunalımını isyanlara vardırarak atlatmaya çalışmışlardır.
Şimdi kimlik sorunu daha önemli hal almaktadır. Çünkü Osmanlı, farklı kavimlerin oluşturduğu bir cemiyetten müteşekkil olması sebebiyle, homojen bir birliktelik ya da üst bir aidiyet unsuru yaratamamıştır. Toplumsal alanda etkileşimsizliğe ve paylaşımcılığa kapalı bir yapı oluşturan bu olgu, tüm kavimleri ve yerel kimlikleri, kendi içlerine kapanmaya, dahası tek gerçek değer olarak kendi kimliklerini benimsemeye itmiştir. Ortaya çıkan her tartışma ve çatışmada, toplumsal bir uzlaşı ve iletişim mekanizmasının eksikliği sebebiyle, geliştirilen nihai refleksler, kendi yerel değerlerini muhafaza etmeye ve bu değerleri diğer tüm değerlerden arındırma girişimi çerçevesinde gerçekleşmiştir.
Toplumsal uzlaşı mekanizmalarının eksikliği, üstelik bu mekanizmaların kültürel bir alt yapısının olmayışı, bir arada yaşama iradesi gösterecek olan kişi ve grupların birbirileri ile yaptıkları/yapacakları müzakerelerin seviyesini, yoğunluğunu ve sürekliliğini tahrip etmiştir. İçe kapanmacılığın önlenemez yükselişi Cumhuriyetin hedeflediği aktif yurttaşlığın gerçekleşmemesinin önünde temel bir noksanlık oluşturmuştur. Bugün de gelinen nokta, maalesef ki tarihsel gerçekliklerden farklı değildir. Demokratik açılımın hedefi olan daimi müzakere, farklı kimlikleri ve talepleri uyumlaştırmak ve onları sağlam temeller üzerinde istikrarlı kılma amacıyla ortaya atılırken, toplumun kendi tarihsel/sosyolojik gerçeği maalesef ki bu açılımın oluşmasına imkan vermemektedir. Çünkü, bu tarz açılımlar hep içe kapanmacılığı “kaşımaktadır”, dahası açılımın hedefi olan bölgenin ne yerel koşulları ne de taleplerin seviyesi bu açılımı barışçıl şekilde sonlandırmaya elverişlidir.
Favori olarak işaretleyin
Favorilerinize ekleyin
Bunu e-posta ile gönder
Okuma: 927
Yorumlar (0)

| < Prev | Next > |
|---|








