gototopgototop
  3H Blog


Bir Açılımın Anatomisi I

E-mail Print PDF
Share
There are no translations available.

Totemler ve  Tabular Arasında Sıkışan Liberalizmin Krizi
This e-mail address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it
20091002_derin_dusunce_org_kurt_acilimi
Türk siyasetinin ana gerilim hattını oluşturan Kürt Sorunu, bilhassa konjönktürel siyasi dalgalanmaların ve popüler kültürün hakim baskıncılığı ile sürekli ad değiştirse de, sorunun kaynağı ve tarafların argümanları devamlı aynı istikamette ilerlemekte. Sorun şu ki, sorunun niteliği ve adı belli iken, ve çözüm söz konusu sorunun asli niteliği dışlanarak yapılmakta iken, bir de buna tarafların kati surette tabu olarak yapılandırdıkları söylem alışkanlıklarından vazgeçmeye niyetli olmadıkları anlaşılıyorken, “açılım”ın görkemli bir kapanışa sahne olması elbette ki makul ve olasıdır.  

Şimdi meselenin hem öznesi hem nesnesi olan tarafa bakalım: bu kesimde, kesinlikle sorunun çözümsüzlüğünden beslenen bir siyasi yapı var ve bu yapının temel özelliği, meseleyi devamlı milliyetçi, şovenist ve popülist ele almaya eğilimli olması. Kürt milliyetçiliğinin tabi bir milliyetçilik olamayışının arkasında da bu neden yatmaktadır.
Read MoreMilliyetçilik, aidiyet duymakla eş değerdir, salt siyasal bir ideoloji olmanın ötesinde muhafazakar bir duruş gerekir. Bu muhafazakar duruş, elde herhangi bir “tabii” değer olmadan ya da söz konusu değeri korumaya dönük bir bilinç hasıl olmadan mümkün olamaz. Türk milliyetçiliği ile Kürt milliyetçiliği karşılaştırılırken herkesin ıskaladığı esas mesele de budur: Türk milliyetçiliği, her ne kadar aksi iddia edilse de, konjönktürel değildir, tarihsel bir bilinç içerisinde gelişmiştir ve bu bilinç toplumsallığın oluşumunda etkin bir rol oynamıştır. Kürt milliyetçiliği ise, bunun da aksi iddia edilir, tamamen konjönktürel ve inşa çabası sonucu gelişmiştir. Türk milliyetçiliği, tabandan akseden bir refleksin ulusa doğru evrimleşmesi ile biçimlenmişken, Kürt milliyetçiliği, tabandan tamamen farklı bir istikamette gelişen, ilerleyen ve bunun sonucunda açığa çıkan bir sonuçtur. Esas sorun da budur: bir taraftaki milliyetçilik neden oluşturmakta iken, öbürü ise tamamen bir sonuçtur ve biz bu iki milliyetçiliği karşılaştırırken nedense bu olguyu dışlayarak bir yorum getirme çabası içerisindeyiz.  

Pek tabii mesele milliyetçiliklerin tartışılması veya onlar üzerinden sorunun çözümlenmesi değil. Ancak, Kürt milliyetçiliği, bugüne dek iki mihver üzerinden geliştirdiği siyasal söylemini hep kendi milliyetçiliğinin oluşumuna katkıda bulunacak şekilde tasarlamaya girişti: bunlardan ilki, Kürt milliyetçiliği, kendi milli bilincini oluşturmak için kültürel bir dokunun paylaşımcılığını ortaya çıkartmak yerine, devamlı dışarıdaki tepkilerden beslenerek kendini inşa etmeye çalıştı. Pek çok kişi, milliyetçiliğin zaten hep dışarıdaki unsurlara göre tetiklendiğini ve onların etkisiyle şekillendiğini düşünerek çok dar kapsamlı ve genellemeci bir bakış açısı gösteriyorlar. Avrupa uygarlığının insan hakları gelişiminin temelinde milliyetçiliğin yattığı sıklıkla istismar edilmektedir. Ya da evrensel – üst – Amerikan kapitalizminin dahi kaynakları arasında milli bir kültür gözükmektedir. Üstelik bunu ifade eden de, henüz sadece bizim değil fakat pek çok “ileri” Batılı ülkenin bile hazmetme konusunda ilerleme gösteremediği bir filozof olan Ayn Rand’dır.  

Meseleyi milliyetçilik tartışmasına takılarak çözme gayretinde olmak niyetinde değilim. Ancak milliyetçi bir söylemin oluşturulması pek tabi liberal rejimlerde olabilirlik içeren bir olgudur, üstelik böyle bir talebin engellenmemesi gerekir. Bu bir idealdir ve doğrudur. Ancak, liberal rejimlerin sıklıkla göz ardı ettiği şey, idealler ile gerçeklik arasındaki kaymanın nasıl engelleneceği problemidir. Devamlı ideallere takılı kalmak ya da gerçekliği ön planda tutup ideallerin geçersizliğini savunmak yanlıştır. Bir tanesi, ütopik bir tasavvuru popülizm ve idealizmle birleştirerek, rasyonelliği dışlayabilir, ki böyle bir durum çağımızın ender hastalığı olan aşırı putlaştırmaya doğru kayarak, müzakereyi tehlikeye atabilir. İkincisi ise, gerçeği ve gerçeğin üzerine inşa edilen her şeyi kutsallaştırarak, Makyavelist bir söylemin sahneye çıkmasına sahne hazırlar.  

Maalesef liberal rejimler, bu tehlikelerden ilkini barındırmaktadır. Üstelik bu kasten değil fakat tamamen liberalizmin aşırı putlaştırılması ve ideale dökülmesi sonucunda gerçekleşmektedir. Liberal değerlerin istikrar olgusundan çıkartılarak tamamen ideale bağlanması ve liberal değerleri koruma adına onları “kirlenmiş” gerçeklerden uzaklaştırma ve soyutlama girişimi liberal değerleri salt “rüyaları süsleyen” şeyler haline getirmektedir. Üstelik en büyük tehlike, liberal değerlerin “neden” önemli olduklarının tartışma konusu yapılmasından ziyade, liberal değerlerin kendilerinin bizatihi amaç haline getirilmeleridir. Liberal değerlerin neden önemli olduğu kritiktir, çünkü liberalizmin gerçeğe aktarımının anahtarı budur, ancak liberal değerlerin “nedensellikten” çıkartılması ve tamamen ideale bağlanması, liberalizmi var olan sorunlar karşısında yabancılaştırmakla kalmamakta bir de değer-olgu tartışması içerisinde sıkıştırmaktadır.  

Öyleyse problemimiz şudur: liberal değerler madem ki bir anahtar veya çözüm olarak öne sürülüyor, o halde bu değerlerin “neden” ve “nasıl” çözüm oldukları makul ve rasyonel şekilde dile getirilmelidir. Örneğin, özgürlük konusunda giderek baskın hale gelen tabulaştırma girişimi, gerçekliğin değişen doğasında pek bir anlam ifade etmemektedir. Son yıllarda demokrasi konusunda eskiye nazaran daha “duyarlı” hale gelen sol kesim ile liberallerin temelde aynı şeyleri savunmaları karşısında liberallerin refleksi demokrasiyi aşırılaştırmaya doğru kaydırma bu sayede demokrasi idealini solun kendisinden uzaklaştırma girişimi şeklinde gelişmiştir.

İşte bu tabulaştırmanın ve aşırı idealize etmenin en büyük tehlikesidir. Çünkü bir defa bir değerin idealize edilip gerçekliğe nazaran daha öncel kılınması, sonuçta gerçekliğin karşısında idealin üstünlüğünü savunma girişimi olarak öne çıkacaktır. Oysa ideal alemde yaşamayıp gerçek dünyada yaşayan insanların, söz konusu idealleri içinde bulundukları gerçekliği değiştirmek için ortaya çıkarttıkları hakkındaki rasyonalist yöntem benimsenirse, o halde karşımıza şu soru çıkar: madem insanlar, gerçeklik ile idealler arasında bir denge kurma girişimi olarak idealizmi tasavvur etti, o halde ideallerin gerçeklik karşısındaki bu üstünlükleri ile hedeflenen denge yeniden nasıl istinat noktasına ulaştırılabilecektir?  

Bu denge istikrar sorunu göz önünde bulundurulmadan çözümlenemez. Üstelik bu düşünce, üç yüz yıllık liberal gelenek içerisinde sadece son yirmi beş yılda gelişkin bir düzeyde tartışılmıştır. Liberal felsefenin yeniden teori halini alabilmesi de zaten son yirmi beş yıl içerisinde olmuştur. Gerek liberal düşünce içerisinde gerek diğer düşünceler içerisinde ortak bir tavır şu olmuştur ki, liberal düşüncenin yeniden sistematize edilebilmesi için yüz yılı aşkın bir bekleyiş olmuştur. Locke’un mülkiyetin özgürlüğüne dayalı siyasallık tasavvuru, John Rawls ile adalet felsefesini ele alacak şekilde yeniden dizayn edilmiştir. Her ikisinin de ortak noktası şudur; idealleri, gerçekliklerden bağımsızlaştırarak değil, gerçekliği içine alacak şekilde kapsamlı bir hale getirerek dile getirme gayretinde olmuşlardır.

Locke, siyasal yapının meşruiyeti ile ilgileniyordu, çünkü bu bir gerçeklikti. O halde idealler, bu gerçekliği barındıracak şekilde kurgulanmıştı. Mülkiyet ve özgürlük idealleri, siyasal yapının gerçekliği ile istikrar olgusu arasında meşru bir zemin tesis etme adına incelenmişlerdi. Rawls da, tıpkı Locke gibi, idealler ile gerçeklik arasında bir denge arayışı içerisinde siyasal liberalizmi tasavvur etmişti. Adalet, giderek çeşitlilik içerisinde gelişen toplumların siyasi kurumlarının meşru ve istikrarlı olmaları adına düzenlenmiş formülasyondu (Nasıl ki Locke mülkiyete dayalı bir anlayış geliştirdiyse, Rawls da adalete dayalı bir yaklaşım getirmişti. Her ikisi de ideal değerleri, gerçekliğe “aktarılabilecek” şekilde kurgulamışlar daha da önemlisi neden bu değerlerin önemli olduğu sorusuna cevap aramışlardır. Yani idealleri gerçeklik ile beraber düşünerek bu “neden” ve “nasıl” sorusuna cevap aramışlardır).

Dolayısıyla, liberal değerlerin ideallikten sıyrılarak tartışmaya dahil edilmesi birincil amaç olmak zorundadır. Halbuki mesele halen teorik ön kabullerin dogmatikliğinden ilerlemektedir. Doğal haklar elbette ki uzlaşılması elzem olan en öncül ön kabul olma vasfını hala sürdürmelidir ancak doğal haklar kendisini “neden” önemli olduğu sorusuyla birlikte ele alınmadığı sürece totem haline getirilme riskiyle karşı karşıya kalacaktır. Bu nedenlik, gerçekliğin göstergesidir ve nedeni açıklamaya dayalı her girişim gerçeklik hakkında bir yorum yapılmasını beraberinde getirir.  

Bunca uzun tartışmanın bir şeyler ifade ettiğini varsayarak meseleye dönmeyi teklif ediyorum. Kürt sorununda kendi totemlerine sıkışıp kalma alışkanlığı ile liberaller devamlı surette meseleyi salt idealler bağlamında değerlendiriyorlar. Örneğin onlara göre meselenin çözümü sadece haklar bağlamında olabilir. Siyasal haklar, ana dil hakkı, örgütlenme hakkı, vs. gibi şeyler Kürt sorununda acil eylem planlarıdır ve tek yol haritasıdır. Doğal haklardan türediği için de doğrudur. Şimdi bu önerme kesinlikle doğru olmakla birlikte maalesef bir eksiklik taşımaktadır. Meselenin giderek kapsamlı bir hal alarak sosyolojik ve psikolojik öğeler barındırması, maalesef göz ardı edilmektedir.  

Mesele sadece haklar bağlamında çözülebilir mi? Örneğin liberal teori, her bireyin özgür bırakıldığı takdirde, rasyonel davranacaklarını varsayarak bir düzen tesis edeceğine dair indirgemeci ve iyimser bir bakış açısına sahiptir. Serbest piyasanın özü budur zaten. İdeal liberal teori, kendisini, kendi tasavvuru olan ideal bireylerin ideal davranışlar göstermeleri sonucunda oluşacak olan ideal düzene dayalı olarak meşrulaştırır. Haklar, söz konusu ideal davranışların gerçekleştirilmesi ve zincirleme etki yaparak ideal düzenin oluşması için gereklidir. O halde haklar, umut edilen ideal düzen içindir. Peki, söz konusu ideal düzeni kurmak eğer temel hedef ise, o halde bu düzeni örneğin devletin yetkilendirilmesiyle sağlayabileceksek, liberal teori buna nasıl bir cevap verecektir? Cevap hemen şu olacaktır: “devletin yetkilendirilmesi durumunda özgürlükler aleyhine bir genişleme olacağından bireylerin özgürlükleri tehlikeye girecektir”. Yine görülüyor ki, ön kabullerden geliştirilmiş bir teori girişimi ile karşı karşıyayız. Gayet tabi ki, bir liberal olarak devletin aşırı yetkilendirilmesini ben de istemem. Ancak değinmek istediğim husus şu; isteklerimizi gerçekleştirmek için değerlere sıkı sıkıya bağlılığın herhangi bir anlamı kalmadığını hissedersek ne yapmamız gerekir? Bence bu soru liberalizmin bugünkü krizidir, üstelik bu liberalizmin çerçevesiyle ilgili bir problem de değildir. Liberalizme atfedilen kutsallaştırmanın getirdiği bir paradokstur.  

Güneydoğu bölgesinde her bireyin özgür bırakıldığını düşünelim. İş hacminin mevsime bağlı olarak belli seviyelerde olduğunu ve bölgedeki hakim kültürel yapıların etkisiyle gelişen kültürel geleneklerin konumunu göz önünde bulundurduğumuzda, acaba nasıl bir çözüm düşünmek gerekecektir? Veya, haklar bağlamına sıkıştırılan çözüm önerilerinin bölgede terör olgusunu harekete geçirmeyeceğinden nasıl emin olabiliriz? Liberalizmin ideal bireyleri acaba illiberal refleks geliştirirlerse ne olacaktır?  

Bu sorular uzatılabilir. Ancak mesele gelip şu probleme dayanmaktadır: ideal düzene dair duyulan ideolojik beklentiler, meselelere sadece tarafgil biçimde yaklaşarak çözüm önerilerini idealize edilmiş değerlere indirgeyerek çözme fanatikliğini beraberinde getirecektir. O halde çözüm, meselenin çözülmesi değil, savunulan ideolojinin haklılığını ispat etme girişiminden başka bir şey olmayacaktır. Bu fanatikçe anlayış, meselenin kaynaklarını görmezden gelerek, sadece kendi idealine saplanarak meseleyi çözme gayretinde olan aşırı idealist kişilerin savunduğu bir yaklaşımdır. Üstelik bu anlayış, mesele çözülsün de nasıl çözülürse çözülsün diyen idealist tutumla da aynı doğrultudadır. Onlar da, meselenin çözümünü “savaşa hayır barışa evet” ya da “hepimiz kardeşiz” veya “her türlü milliyetçiliğe karşıyız” gibi sloganların öncülüğünde görmektedir. Ancak bu sloganların etkisi gerçeklik yaratmak şöyle dursun sadece kitleleri harekete geçiren popülist argümanlardan öteye gidememektedir.  

Tartışmayı  yoruma açık bırakmak istediğimden tartışmayı şimdilik burada bitiriyorum. Elbette çözüm önerileri getirilebilir veya sistematik bir ilkeler bütünü öne sürülebilir. Ancak ben, her şeye rağmen iyimserim. Bu iyimserliğim, liberal değerlerin yine demokratik bir açılımın başlangıç noktasını oluşturabilecek yegane çözüm kaynağı olduğuna dair inancımdan kaynaklanmaktadır. Ancak inançlarımı saklı tutmaya da çalışıyorum çünkü meselenin ontolojik gerçekliğinin idealleri bir kenarda tutarak meseleyi ele almamızı gerektirdiğini düşünüyorum.. Bir problem ancak kendi verilerinden hareketle çözümlenebilir. İdealler sadece yol haritası çizerler.
Yorumlar (0)Add Comment
Yorum yaz
 
  daha küçük | daha büyük
 

security image
Lütfen görüntülenen karakterleri yazınız


busy
 
Son Yazılar