1990‘lı yıllların başlarında Avrupa Birliği’nin ulus devleti kurtardığını kabul eden karşıt tez öne sürülmüştü (1). Var olabilmek için, Avrupa’nın daha fazla entegrasyona gereksinimi olduğu tartışılmıştı. Yunanistan’nın uçurumun kenarına gelmiş olması ve ulusal borçların Birliği daha önce hiç görülmemiş şekilde tehdit etmesi, daha fazla entegrasyonunun bu blok için bir çözüm olamayacağı düşüncesini haklı kılmaktadır. Gerçekten ortak pazarın tamamlanmasıyla Avrupa’nın –sosyal pazarının- inşaası, politikacılar ve ideologlar tarafından bedelinin ne olacağı göz ardı edilerek takip edilmişti. Bu bedel şimdi ödenmektedir. Ancak ortaya çıkan krizin değişim için bir katalizör görevi görüp görmeyeceği milyonlarca avroluk bir sorudur.
Sınırlanmış devlet ve serbest pazar ekonomisini ön gören Anglo-Saxon modelini aşağılamak, elitlerin en çok hoşlandıkları eğlenceleriydi. Ama bu gün kimselerin pek de eğlenir gibi bir halleri yok. Ancak geçmişin üzerinde durmak, bugün neyin yanlış yapıldığını anlamak için hayati bir önem taşımakta. İkinci Dünya Savaşından sonraki döneme bakarsak, tek bir pazara entegrasyon, yadsınamaz bir başarı öyküsüdür. Bölgesel ekonomik entegrasyonu öne süren ana Avrupa modelinin temeli liberaldi (açık sınırlar, serbest ticaret, deregülasyon ve küçük devlet) ve bu model Birliği kuran ulusların halklarının beklentilerini karşıladı; refah ve barış...
Lizbon anlaşması devrinde alarm zilleri muazzam kamu harcamaları ile çalarken, daha önceki yılların başarısı yok olma noktasına geldi. Bu duruma nasıl geldik? Öykünün özü şu; 1992’de Maastricht Anlaşmasından sonra, Avrupa’daki politik sınıf, sosyal bir Avrupa, veya daha da açıkçası ‘sosyalist’ Avrupa’nın (sosyal devletin ve hükümetlerin büyümesi) cazibesine karşı duramadı. Tek bir para biriminin gücü, politikacıların borç alarak büyüme ve gelişme çılgınlığına kapılmalarına yol açtı. Kurtarıcı olarak "daha fazla korumacı sosyal devlet", Avrupa’nın sosyalistler tarafından borç alarak yönetilmesinde bir seçim kazanma sloganı oldu. Bunun sonucunda Avrupa Birliği sosyalist politika çerçevesinde, kredilere dayanılarak yönetilmekte.
1990’lı yılların sonlarına doğru ilk avro şüphelerinin uyanmasının işaretlerine ve 2005’de Anayasa’nın belirleyici şekilde reddedilmesine Avrupa Birliği liderliğinin yanıtı hiç değişmeksizin ayni kaldı; daha fazla entegrasyon. Bu süreç artık sorgulanamaz biçimde bir dogma olarak fosilleşmiştir. Demokratik yasallık krizi veya global gerileme, daima aynı şekilde daha fazla entegrasyon ve merkeziyetçilikle yanıtlandı. Ekonomik yönetim vızıltıları son moda söylemler.
Böylece sürdürülemez sosyal (üye) devletin yükselişi durdurulamadı, çöküşü ise sadece bir zaman meselesiydi. Yunanistan felaketi bu kapsamda değerlendirilmelidir. Gerçekte, bugünkü kargaşa bir kaç tanesinin adını vermek gerekirse; Jacques Delors, Tony Blair veya Jurgen Habermas gibi sosyalist düşüncenin önde gelenlerince çerçevesi çizilen Maastricht sonrası ‘Avrupa Yolu’ndan kaynaklanmıştır. Sağ kanattan politikacılar tarafından da benimsenen sosyalizm beraberinde gerileyen ekonomik büyümeyi, yükselmekte olan ekonomiler karşısındaki rekabet gücünü kaybetmeyi ve yüksek işsizlik oranlarını getirmiştir.
Fransız ekonomist Guy Sorman, temelindeki neden ortaya konulmadan, Yunanistan’nın borcu ile baş etmenin, asıl çıkış noktasının gözden kaçırılacağı tehlikesine işaret etmektedir. ‘Ekonomi Yalan Söylemez’ (Economics Does Not Lie) adlı kitabın yazarı, kurtarma paketinin sadece palyatif çözüm getireceğini düşünüyor. Önümüzdeki en önemli mesele, halihazırdaki gerileme stratejisini ortaya çıkaran, hükmedici sosyalist düşünce tarzına son vermektir. ‘Kıta, sosyalist rüyadan uyanmak zorundadır, ve çok çabuk yapmalıdır bunu’ (City Journal, 25 Haziran 2010). Ne yazık ki elimize daha fazla geçen tek şey, daha çok sayıda zirveler (AB veya G bilmem neler), daha fazla vergi ve korumacılıktır. Ekonomik özgürlük kurban edilmektedir.
Eğer Avrupa politik sınıfının, toplumdan ve onun gerçeklerinden nasıl tamamen kopmuş olduğunun hatırlanması gerekiyorsa çok yakında yaşanan volkanik toz bulutu dramı bunu olağanüstü bir biçimde ortaya koymaktadır. Katı bürokratik yanıt, risk almaktan çekinme kültürü ile birlikte, zayıf liderliğin çarpıcı bir örneğidir. Gazeteci Yulia Latynina’nın son derece uygun biçimde algıladığı gibi bürokratlar ‘volkanlardan daha tehlikeli olmuşlardır’ (Moskow Times, 20 Nisan 2010). Avrupa Birliği’nin politik eliti ahlar oflarken, Polonya Cumhurbaşkanı’nın cenaze törenine Dmitri Medvedev’i getiren Rus Cumhurbaşkanlığı uçağı, hiçbir sıkıntı yaşanmaksızın Krakow’a indi. Birliğin liderleri ise göze çarpıcı şekilde, yerlerinde çakılmış kalmışlardı.
Şu anda politikacılar, Avrupa’nın geleceği için Yunanistan’nın ekonomik sıkıntılarından veya global gerilemeden daha da büyük bir tehlike oluşturmaktadırlar. İleri gelenlerimiz için acı verici gerçek, onların kararlarının bu problemin bir parçası olmasıdır. Bu yöntemlerin değiştirilmesi gerekmektedir. Tüm Kıta’ya yaymaya çalıştığı sosyal(ist) modelin Avrupa tarafından mali yükünün karşılanabileceği sahtekarlığından vazgeçilmelidir, aksi takdirde daha fazla hayal kırıklığı (ve şiddet) önlemez biçimde körüklenecektir. Resmi resepsiyonlarda veya akademik çevrelerde dillendirilen Avrupa dayanışması ve birlik vaazları, çılgın rüzgarlar tarafından dövülen geminin güvertesinde konuşulan, kendilerini soyutlayan sözlerdir. Pazarlar ve sayıları artan Avro-karşıtı seçmenler artık bu sözleri dinlememektedir. Birlik’in refah yaratan liberal yoluna dönmesine ihtiyac vardır ve bunu çok acilen yapmalıdır.
(1) Alan Milward (1993). The European Rescue of the Nation State.
Sophie Quintin Adali (www.unmondelibre.org)

| < Prev | Next > |
|---|








