There are no translations available.
“Her şey biz yaşarken oluyor, bunu bilsin insanlar; Biz yaşarken sona eriyor bir devir; Biz yaşarken yeni baştan yazılıyor bütün bir ülkenin kaderi.”

Nereden bakarsak bakalım, Türkiye tarihinin kırılma noktalarından birindeyiz; çok ciddi uzun vadeli sonuçları olacak müthiş bir değişim sürecinin tam ortasındayız. Tam bir yüzyıl süren bir duraklama ve fetret devrinden sonra yeniden yükselişe geçtiğimiz, bir karanlık devri bitirdiğimiz günlerden geçiyoruz. İlerde bugünlerin tarihini yazacaklara söyleyelim: Ne kadar önemli bir dönüm noktasında olduğumuzun, nasıl derin bir değişim sürecinden geçtiğimizin, ne müthiş bir dönüşüme şahitlik ettiğimizin farkındayız, bu böyle biline. Usta şair İsmet Özel"in o anlamlı dizelerinden uyarlayarak söylersek “Her şey biz yaşarken oluyor, bunu bilsin insanlar; Biz yaşarken sona eriyor bir devir; Biz yaşarken yeni baştan yazılıyor bütün bir ülkenin kaderi.”
Bugün yaşadığımız sorunların, karanlık olayların, kirli çamaşırların, komitacılığın, ayrımcılığın, dışlayıcılığın, ötekileştiriciliğin, asimilasyonculuğun, çeteleşmenin, tepeden inmeciliğin temellerinin atıldığı devir, hiç kuşkusuz İttihat ve Terakki"nin iktidara gelip bir imparatorluğu paramparça eden icraatlara imza attığı devirdir. 1908"le başlayıp 1918"le sona eren bu on yıllık devir, Türkiye tarihinin en karanlık devirlerinden biridir. İttihat ve Terakki yalnızca o dönem yaptıklarıyla değil, bıraktığı siyasi, iktisadi ve kültürel bileşenlerden oluşan zihniyet mirasıyla bütün bir Cumhuriyet tarihine damgasını vurmuştur. Denebilir ki, Cumhuriyet dönemi, İttihat ve Terakki'nin her bakımdan hayaletinin semalarımızda gezindiği bir dönem olmuştur.
II. Abdülhamit “istibdadına” karşı “hürriyet” vaat eden bir darbeyle iktidara gelen, asker-sivil bürokratların kurduğu İttihat ve Terakki, Abdülhamit"in 33 yıl bir arada tutmayı başardığı imparatorluğu 10 yıl içinde paramparça etmeyi başarmış bir harekettir.
Esasen İttihat ve Terakki tecrübesi, vatanseverlik duygularının çarpık bir zihniyetle birleştiği zaman bir ülkenin kaderinin nasıl karartılabileceğinin, gözükara maceraperestliğin yanlış stratejik hesaplarla birleştiğinde ne büyük yıkımlara, felaketlere ve acılara yol açabileceğinin çok hazin bir hikayesidir.
Tarihçi Cemil Koçak"ın Neşe Düzel"e verdiği röportajda (Taraf, 9-11 Kasım 2009) isabetle vurguladığı gibi, esasen ordu içi bir iktidar kavgası olan, ama Cumhuriyet tarihi boyunca bize hep “gerici ayaklanma” olarak öğretilen 31 Mart Vak"ası İttihat ve Terakki'nin eseridir.
Birçok yerde tek kurşun atılmadan, hiçbir direniş gösterilmeden şehirlerin teslim edildiği ve bütün Balkanların kaybedildiği Balkan Savaşı faciası, İttihat ve Terakki'nin eseridir.
Balkan faciası aynı zamanda askerin askerliği bırakıp siyasetle uğraştığı zaman ordunun savaşma gücünün nasıl yok olacağının da hazin bir örneğidir.
Türk ve Müslüman olmayan unsurların Osmanlı"dan birer birer kopması karşısında Anadolu"yu Türkleştirme ve gayri-Müslim azınlıklardan temizleme düşüncesinin sonucu olarak girişilen, ve o gün bu gündür hâlâ Türkiye'nin sırtında bir kambur olmaya devam eden 1915 Ermeni Tehciri İttihat ve Terakki zihniyetinin eseridir.
Pan-Türkist bir maceraperestlikle, Osmanlıyı apar-topar Almanların yanında I. Dünya Savaşı"na sokan İttihat ve Terakki"nin “vatansever” önderleridir.
İttihat ve Terakki zihniyeti ayrımcı, tektipçi, dışlayıcı, etnik temizlikçi, komitacı, korumacı, ırkçı-milliyetçi, “milli burjuva yaratmacı” bir zihniyettir.
Bu zihniyet, bir kısmı bir dönem onların arasında bulunmuş ve daha sonraki yıllarda CHP"ye vücut vermiş kadrolarla bugüne değin devam etmiştir.
1920"li yıllarda Rumları ülkeden uzaklaştırmaya yönelik nüfus mübadelesi de, siyasi muhalefeti yok etmeye yönelik İstiklal Mahkemesi operasyonları da, muhalif basını susturmaya yönelik Takriri Sükunlar da, Türk-Müslüman olmayan unsurları iktisaden bitirmeye yönelik Varlık Vergileri de, Kürt muhalefeti acımasızca bastırmaya yönelik Dersim Katliamı da, burada tek tek sayılması imkânsız çok sayıda başka baskı ve sindirme operasyonu da işte bu, ittihatçı zihniyetin eseridir.
Aynı zihniyet gün gelmiş 6-7 Eylül olaylarını tezgahlamış; gün gelmiş darbe yapıp demokrasiyi askıya almış; gün gelmiş Kürtçeyi yasaklamış, temel kültürel ve siyasi hakları tanımamış, Kürt sorununun zamanla terör boyutu kazanarak kangrenleşmesinin müsebbibi olmuştur. Dersim Katliamı gibi, 1970"li yıllarda yaşadığımız Maraş ve Çorum olaylarının da, 1990"lı yıllarda yaşadığımız Madımak katliamının da altında yine bu zihniyet aranmalıdır.
İttihat ve Terakki zihniyetinin yanlışlıkları yalnızca Kürtlere ve Alevilere yönelik sindirme, bastırma ve asimilasyon politikalarıyla da sınırlı değildir. Dindarlara, solculara ve liberallere Cumhuriyet tarihi boyunca, özellikle de darbe dönemlerinde olmak üzere, yapılan muamele de pek insanca bir muamele değildir.
Sözde devletin öne çıkarmak istediği Sünni-Müslüman-Türk kimliğine sahip toplum kesimleri üzerinde de sürekli benzer baskı ve hak ihlalleri uygulanagelmiştir. Bir zamanlar başındaki takke yüzünden Karakolun önünden geçemeyen Sünni Müslüman Türkler, bugün kız çocuklarını başörtüsüyle okula gönderememekte, çalıştıkları kuruma eşleri ve çocuklarıyla birlikte rahat rahat girip çıkamamakta, sakal-bıyık konusunda her an başına gelmesi muhtemel aksilikler yüzünden içinden geldiği gibi hareket edememektedir.
Askeri vesayet rejimine karşı çıkan ve Kemalist ideolojinin yanlış yaklaşım ve uygulamalarına karşı çıkan solcu ve liberalleri bekleyen muhtemel âkıbet, vatan haini damgası yemek ve kovuşturmalara uğramaktır. Yakın geçmişte Orhan Pamuk"un, Elif Şafak"ın, Atilla Yayla"nın, Alper Görmüş"ün başına gelenler bunun canlı kanıtıdır.
Şairin “Sirkatin söyler merdi Kıpti şecaat arzederken” özlü sözünde vurguladığı misal, Onur Öymen"in aslında çok da işin bu noktaya varabileceğini düşünmeden sarfettiği bir tek cümle, aslında Tek Parti döneminin faşizan uygulamalarının, CHP"nin İttihat ve Terakki"den devraldığı baskıcı-otoriter zihniyetin ifşasından başka bir şey değildir.
Sözü Mustafa Kemal"e getirerek, “Atatürk faşist miydi?” diye sorarak, tartışmayı yanlış bir mecraya çekerek bu tartışmadan kaçmak veya bu sorunu çözmek mümkün değildir. Kişiler, hele M. Kemal gibi tarihi kişiler üzerinden yapılacak tartışma verimli ve sonuç alıcı bir tartışma olamaz. Hem Atatürk"ü Koruma Kanunu"nun insanların başına sarması muhtemel belalar, hem de sen-ben kavgasının verimsizliği yüzünden bundan özenle kaçınmak gerekir. Asıl verimli ve önemli tartışma “şahıslar” ve “olaylar” üzerinden değil, “fikirler ve zihniyetler” üzerinden yürütülecek tartışmalardır.
“Değişmeyen tek şey, değişimin kendisidir” demiş Eski Yunan filozofu. Türkiye'nin kaderinin de değişmesi, İttihat ve Terakki zihniyeti eliyle içine itildiği fetret devrinin de sona ermesi kaçınılmazdı. İşte o günleri yaşıyoruz; artık devir değişiyor. 20. yüzyılı Tek Parti yönetimiyle, darbelerle, muhtıralarla, velhasıl ülkeyi perde gerisinden üniformalı bürokratların yönettiği askeri vesayet rejimiyle geçirdik; içerde askeri vesayeti pekiştirme, dışarıda Türkiye'nin NATO üzerinden ABD"nin mutlak kontrolü altında tutma ve kendi ayakları üzerinde durmasını engelleme tezgâhı olduğu anlaşılan Ergenekon terör örgütü yapılanması yarım yüzyılımızı kararttı. Ama bir devrin sonuna geldik; fetret devri bitiyor; önümüzde yepyeni bir dönem başlıyor.
1980 sonrası dışa açılma süreci; merhum Özal"ın temelini attığı değişim çabaları; dünya ile bütünleşme arayışı; küreselleşmenin duvarları yıkması; Anadoluda ticaret ve sanayinin gelişmesi; dindar-muhafazakâr burjuvazinin yükselişi; ordu içinde cuntaya ve darbeye karşı çıkan demokrat ve cesur subayların ortaya çıkması; konjonktürün değişmesiyle dış dünyanın da istikrarlı ve güvenli bir Türkiye"ye ihtiyaç duyması; Soğuk Savaşın ardından NATO"nun işlevinin değişmesi, Gladio"nun artık tasfiyesine karar verilmesi; komşularıyla barışık, güçlü ve saygın bir ülke hedefleyen bir vizyonun Türkiye'de iktidara gelmesi, tehditlere boyun eğmemesi; basında demokrasi ve özgürlük isteyen seslerin yükselmesi; akademik camiada Batı kompleksini aşmış, dünyayı tanıyan, özgüven sahibi bilim insanlarının yetişmesi; sivil bürokraside benzer bir değişimin yaşanması,… bugün Türkiye'yi yepyeni bir devrin eşiğine getirmiştir. Bu devir, tam 100 yıl sürmüş, İttihat ve Terakki cuntasının bizi içine soktuğu bir fetret devrinin bittiği; Balkanlar, Kafkaslar, Orta Doğu ve Orta Asya ile tarihi-kültürel, siyasi ve iktisadi bağlarını güçlendiren, Türkiye'yi bölgesinin mihver gücü yapacak bir devirdir. Bu devre girerken elbette sürecin hızlanmasına katkısı olan ve teşekkürü hak edenler olduğu gibi, bu sürece köstek olmaya çalışan ve fetret devrinin devamını isteyen, bu nedenle de kınanmayı had edenler vardır. Haklarını ödeyelim:
TEŞEKKÜRÜ HAK EDENLER:
* Yaptığı birbirinden önemli röportajlarıyla Türkiye'nin karanlık tarihinin aydınlatılmasına ışık tutan Neşe Düzel,
* TBMM"deki demokratik açılım oturumundan hemen sonra, kendileriyle yapılan röportajlarda Atatürk dönemi, yakın tarih, asker-sivil ilişkileri ve askerin cuntacılıkla iç-içeliğiyle ilgili verdikleri önemli bilgiler için Taha Akyol, Cemil Koçak, Faik Tarımcıoğlu,
* Ele geçirdikleri ve derhal yayımladıkları Lahikalar, Eylem Planları, operasyon hazırlıkları ve benzeri belgelerle cunta faaliyetlerini ifşa eden, demokrasi ve özgürlüklerin tarafında yer alarak cesur yayınlar yapan Taraf Gazetesi,
* Gazetecilik ve köşe yazarlığı mesleğinin hakkını vererek, birbirinden önemli analizler, değerlendirmeler ve uyarılar yapan Ahmet Altan, Mümtazer Türköne, İhsan Dağı, Bekir Berat Özipek,
* Sarfettiği bir cümle ile CHP zihniyetinin 70 yıldır hiç değişmediğini ifşa eden Onur Öymen,
* CHP zihniyetinin deşifre olmasıyla bir yol ayrımına gelmiş olan ve cemaatlerini bundan sonra iktidar kavgalarına alet etmeme konusunda duyarlılıklarını gösteren Alevi vatandaşlar,
* En son “Darbeci Baro, Taksim"e Hoş Geldin” pankartında olduğu üzere, demokrasi karşıtı, darbeci ve cuntacı uygulamalara karşı cesur ve mizahi derinliği olan tepkiler ortaya koyan Genç Siviller.
* Demokrasi ve özgürlük safında yer alan, istikrarı bozmak isteyen karanlık güçlerin dolduruşuna gelmeyen, artık demokratik, özgür ve sivil bir Türkiye isteyen herkes.
KINANMAYI HAK EDENLER:
* Ortaya çıkarılan dehşet verici karanlık senaryolara, eylem planlarına, silah depolarına, suikast planlarına rağmen hâlâ suskunluğunu koruyan, bürokratik vesayet rejimine payandalık yapan basın,
* Hükümeti ve Ak Parti"yi muhalif oldukları bir hükümet ve siyasi parti olarak değil de, adeta düşman kuvveti olarak algılayan ve ne pahasına olursa olsun ondan kurtulmak gerektiğini düşünen seçkinci, ayrımcı, askeri vesayet rejiminden yana Beyaz Türkler,
* Kürt sorununa barışçı bir çözüm bulma girişimlerine kategorik olarak karşı çıkan, yapıcı hiçbir eleştiri getirmeyen, sürece katkıda bulunmayan, aksine her fırsatta süreci baltalamaya çalışan siyasi muhalefet.
Nazım Hikmet"in “Güzel günler göreceğiz çocuklar” dizesiyle müjdelediği günlere doğru ilerliyoruz; ümitvar olalım, cesur olalım, demokrasi ve özgürlüğün yanında saf tutalım, cuntacıların gücünü abartarak kendi elimizi kolumuz bağlamayalım. Türkiye'nin çilesi dolmuştur; makus talihini yenme günleri gelmiştir; tekerlek tümseği dönmek üzeredir; istikrarsızlık ve huzursuzluğun geride kalacağı, refah ve huzurun geleceği günler yakındır.
Favori olarak işaretleyin
Favorilerinize ekleyin
Bunu e-posta ile gönder
Okuma: 1634
Yorumlar (0)

| < Prev | Next > |
|---|








